İnsanlık tarihi, çok çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. Her bir tanımın kendince taşıdığı doğruları vardır. Bu anlamda ve konumuzla ilgisinden dolayı, insanlık tarihinin, aynı zamanda bir katliamlar tarihi olduğunu söyleyebiliriz. Gerek yaşadığımız topraklarda, gerekse dünyanın her hangi bir yerinde, hemen her toplumun ve her dönemde, söz konusu katliamları yaşadığını, tarih bize gösteriyor. Bu gerçeği belirtmekle, şunu anlatmaya çalışıyoruz; Katliamlar, lokal, belli bir topluma özgü veya kendiliğinden, tahrikler sonucu, tesadüfen olan olaylar değildirler. Tam tersine katliamlar, insanlık tarihinin ve dünya denen bu coğrafyanın tamamında yaşanan toplumsal bir olgudurlar. İncelememiz içinde görüleceği gibi, katliam gibi son derece derin tahribatlar yapan, toplumların hayatlarını alt üst eden toplumsal olgular, belli siyasal amaçlar için ve belli siyasal güçler tarafında çıkartılmışlardır. Bir katliamın olabilmesi, mutlaka ama mutlaka, organize siyasal bir gücün işin içinde olması ve böyle bir gelişmeyi, ya doğrudan örgütlemesi veya örgütlenmesine, uygulanmasına göz yumuyor olması gerekir. Yoksa başka türlü bir katliamın gerçekleşmesi mümkün olamaz.Bu tespitin önemi, konuyla ilgili olarak kafalarını karıştıran şu ikilemde kurtulmamızı sağlamasındandır. Katliamlar, ya biyolojik olarak insan denen bu yaratığın genlerinde vardır veya bu yöntem, özel bir amaç için ve bu özel amaçta faydası olan bir kesim tarafında uygulamaya konmaktadır. Birincisi, bunca yıldır, bilimsel olarak, insana dair yapılan araştırmalarla ispat edilemediğine göre, doğru olan ikinci seçenektir. Yani katliamlar, toplumu çıkarları doğrultusunda denetim altında tutmak isteyen, egemen güçlerin, egemenliklerini sürdürmek veya ele geçirmek için, yaptıkları uygulamalardır, tıpkı, savaşlar ve benzer diğer olgular gibi. Bu tespitte ortaklaşmak, bunu bilince çıkartmak, katliamların öznesi olmuş tüm toplumsal kesimler için son derece önemlidir.
Katliamların ortak özelliklerinden birisi, genel gidişata uyumlu olmayan, hizaya getirilememiş, başkaldıran –siz bunu hakkını arayan olarak okuyun- türden bir toplumsal kesime karşı, yapılıyor olmasıdır. Bildiğimiz gibi toplum, herkesin birbirine benzediği, aynı sosyal ve siyasal özelliklere sahip topluluklardan ibaret olmadığı gibi, coğrafi, sosyal, kültürel ve fiziki farklılıklar taşıyan topluluklardır. Ulusal, dinsel ve en önemlisi sınıfsal farklılıklar ve bu durumun yarattığı egemenler, çıkarlarının gerektirdiği her durumda, hak arayan, başkaldıran kesim ve sınıflara karşı katliam yapmışlar veya yapılmasını örgütlemişlerdir. Tarihte ve günümüzde, salt farklılıklarından dolayı ve kendiliğinden, farklı toplulukların birbirlerini boğazlamaları söz konusu değildir. Bir katliamın olabilmesi için özel bir hazırlık ve bu katliamı yapacak olan güçler gerekmektedir. Kabaca yaptığımız bu incelemede, yine kabaca çıkartacağımız sonuç olarak, bir katliamın yapılabilmesi için şu koşulların olması gerekmektedir.
1.Toplumsal farklıklılar,
2. Egemen sistemi zorlayan bir toplumsal siyasal uyanış-duruş,
3. Egemen gücün katliam yoluyla amaçlarına varabileceklerine hükmetmeleri, karar vermeleri,
4. Böyle bir katliamı yapabilecek uygun sosyo-politik koşulların olması, daha güçlü bir karşı koyuşun olmayabileceğin öngörülmesi.
Bu koşulların bir araya geldiği her durumda, egemenler, katliam yapabilir, yapılmasını örgütleyebilir, bunu sağlayabilirler.
Bu gerçeklere bakmadan, katliamlarda yaşananları izah etmekte zorlanırız. Düşünelim ki, sabah evinde çocuklarıyla kahvaltısını yapan orta yaşlı bir adam, eline baltasını alıp komşusunun evine girecek, onun her gün birlikte olduğu, belki saçını okşadığı, belki yanaklarına öpücük kondurduğu çocuğu yaşındaki çocuklarını, yalnız kendisinde olmadığı için öldürecek. Bu olabilir mi? Olduğu ortada. Böyle bir vahşetin olabilmesi için, öncelikle o adamın buna hazır bir kültürel, sosyal-siyasal hazırlıktan geçmiş olması, bu vahşette yanında başkalarının bulunması, yani başkalarıyla birlikte olması, bunun karşılığında bırakalım anlamlı bir müeyyideyi, aksine bu vahşetten dolayı ödüllendirilmesi gerekir.
Katliamların her zaman olmuyor olması, egemenlerin bu yönteme, her zaman ve durumda ihtiyaç duymuyor olmamasındandır. Ayrıca, egemenlerin her istediklerinde katliam yapamamalarının önemli bir başka nedeni de, katliamların hedefi durumunda olan toplumsal kesimin gücü ve içinde bulunduğu pozisyondur. Örgütlü ve hazırlıklı olanlara yönelik katliam girişimlerinin yaratacağı sonuçlar göze alınamadığı zamanlarda, egemenler, istemelerine rağmen, bu amaçlarını gerçekleştiremeyebilirler. Burada katliamlara karşı ne yapılacağı sorununun da cevabı ortaya çıkmaktadır., katliamlara karşı korunmayı sağlayacak olan tek çare, ezilenlerin, katliamları önleyebilecek donanımdaki örgütlü gücüdür.
Katliamlarla ilgili iki kavrama daha değinmek gerekiyor. Özellikle incelediğimiz katliamlarda, muhtemelen bütün katliamlarda, karşımıza iki temel kavram çıkmaktadır. Birisi, “tahrik”, bir diğeri ise, “kutsal olgular”. Bütün katliamlarda, katledilenlere yönelik olarak ve katliamı icra edecek olan toplum kesimine dair, kutsanan bir değere yönelik bir saldırıdan ve saldırıya karşı tahrik olanlardan söz edilir. Koçgiri”yi ve Dersim”i saymazsak, diğer katliamlarda, bu durum, birbirinin tekrarı denecek kadar benzerlikler içeren bir retorik gibidir. Önce bir “kutsal” vardır, cami bayrak vs gibi, sonra o kutsala yapılan bir saldırı ve bundan dolayı “tahrik” olan bir kesimin yaptığı iddia edilecek olan katliam... Değişim ve dönüşüm tartışmalarının çok yoğun yapıldığı bu günlerde, bu kavramların sosyolojik olarak ele alınması, tartışılması ve sorgulanması gerekmektedir. Bu olgu ve kavramların, bu gün var olan özellikleri, değişmediği sürece katliamlar demoklesin kılıcı olmaya devam edeceklerdir. O kadar ki, 1968 de Elbistan”da, “Allaha küfredildiği” iddiasıyla yapılan saldırı, aynı gerekçelerle, 1993 Sivas”ta tekrarlanabilmiştir. Benzer durum, bayrak provokasyonlarıyla yıllardır, Kürtlere karşı yapılmakta, kısa süre önce Çingenelere karşı, “tahrik” oldu birileri. Nedense güçlü ve egemen olanlar, hep tahrik olmakta, ama yıllardır, her tür baskıyı yaşayanlar hiç tahrik olmamaktadırlar. Kısaca bu kavramların altını çizmek ve katliamlara giden yolda bu kavramların kullanmayla ilgili duruma dikkat etmek gerekiyor.
Son olarak, hazırlanan bu “dosya”ya dair, bir kaç cümleye ihtiyaç var. Birincisi, Elbistan olaylarının, ilk kez, derli toplu olarak yazılmış olmasıdır. Bunun özellikle kurum adına ve kişisel sebeplerden dolayı önemli olduğu belirtilmelidir. İkincisi, benimde mensubu olduğum Elbistan -Kürecik- Afşin- Sarız bölgesi insanları, incelenen tüm bu katliamlarda, bir biçimde mağduriyet yaşamışlardır, bunun bilence çıkartılması gerekir. Katliamları incelerken, bu durum daha net ortaya çıkmıştır. Aşağı- yukarı katliamların hepsinde Sinemililer, Alhaslılar, Kürecikliler mağdur olanların, katledilenlerin bizzat içindedirler. Belirtilmesi gereken son husus ise, takdir edilir ki, bu dosyanın hazırlanmasında, çok sayıda dokümandan yararlanılmıştır. Ancak gerek dokümanların hepsinin yayınlanamaması, gerekse derginin formatından dolayı, bu kaynaklar, olması gerektiği gibi zikredilememiştir. Bu durumun bir ilgisizlikten değil, yayının özelliğinden kaynaklandığının bilinebileceğini umuyoruz. Aziz Tunç