6.9.14

59. yılında 6-7 Eylül 'olayları'

Bugün 6-7 Eylül 1955'te yaşanan trajedinin 59. yılı... Bu olaylarda canlarını, ev ve işyerlerini kaybeden; büyük zarara uğrayan, komşularını, arkadaşlarını, dostlarını, sevgililerini yitiren tüm Türkiye halkının acısını paylaşıyoruz.Türkiye tarihinin utanç dolu sayfalarından biri, 6-7 Eylül 1955 tarihlerinde yazıldı. İç siyasi gerilime eşlik eden ‘Kıbrıs tartışmaları’ ve başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerdeki gayrimüslimlere yönelik kışkırtmalar, 6 Eylül günü korkunç saldırılara dönüşmüştü. 

6 Eylül 1955 günü, Mustafa Kemal Atatürk ’ün Selanik’te bulunan evinin bombalandığı yönündeki radyo bülteninin ardından, ‘İstanbul Ekspress isimli gazetenin ‘acele akşam baskısı’ bu haberi yaydı. Aynı gün Taksim Meydanı’nda ‘Kıbrıs Türk’tür’ konulu bir gösteri yapılacaktı! Gösterinin ardından İstiklal Caddesi’ne giren kalabalık, azınlık yurttaşlara yönelik işyerlerine saldırmaya başladı. İstanbul’da Beyoğlu, Şişli, Kurtuluş, Nişantaşı, Feriköy, Yeşilköy, Adalar gibi Rum, Ermeni ve Yahudi yurttaşların ev ve işyerlerinin bulunduğu semtlerde ‘hazır kıta’ olarak bekleyen kalabalıklar aynı anda harekete geçti. Binlerce işyeri ve ev talan edildi. Atatürk'ün evinin bombalandığı haberi doğru değildi, ama saldırılar durmadı; aynı gün İzmir ve Ankara gibi kentlere sıçradı ve ertesi gün de devam etti. 

İki günlük ‘kaos’un ardından dönemin hükümeti ‘örfi idare’ (sıkıyönetim) ilan etti. Ama olan olmuştu. Başta İstanbul olmak üzere, büyük kentlerdeki gayrimüslim yurttaşlar can ve mal kaybına uğradı, Türkiye’ye olan güvenlerini ve duygusal bağlarını kaybettiler. Onlara sahip çıkmaya çalışan çok sayıda Müslüman Türk komşuları ve dostları da zarar gördü. Onların da ev ve işyerleri tahrip edildi. 

Olaylar yeterince soruşturulmadı, failleri tam ve tatmin edici şekilde ortaya çıkarılamadı ve Türkiye tarihinin bu sayfası, hesaplaşılmamış, geleceğe de utanç ve şüphe mirası bırakan bir sayfa olarak dondu. 

Bugün 6-7 Eylül 1955’te yaşanan trajedinin 59. yılı… Bu olaylarda canlarını, ev ve işyerlerini kaybeden; büyük zarara uğrayan, komşularını, arkadaşlarını, dostlarını, sevgililerini yitiren tüm Türkiye halkının acısını paylaşıyoruz. 

6-7 Eylül kalkışmasından 31 yıl sonra, 6 Eylül 1986’da İstanbul Şişhane’deki Neve Şalom Sinagogu’na düzenlenen bombalı bir terör saldırısında da, Şabat ayinini gerçekleştirmekte olan 22 Musevi yurttaşımız hayatını kaybetti. 

Her iki olayda yaşamını kaybeden ve zarara uğrayanların anısının, ülkemizin geleceği açısından hep hatırlanacak olmasını ümit ediyoruz. Radikal

24.12.13

Burjuvaların keyfi yerinde...

Başbakan Erdoğan ile birlikte Pakistan'a giden bir grup sermayedar, basın mensuplarının minibüsüne bindi. Türkiye'de önemli gelişmeler yaşanırken, ünlü isimlerin oldukça "neşeli" oldukları görüldü. Hürriyet'ten Özgür Altuncu'nun haberine göre, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Pakistan ziyaretine eşlik eden işadamları Lahor'da keyifli bir akşam yolculuğuna çıktı. Başbakan Erdoğan ve heyeti onuruna tarihi Lahor Kalesinde verilen akşam yemeğinden erken ayrılan ünlü işadamları kendilerine tahsis edilen minibüsü bulamadı. O sırada kaleden ayrılan basın mensupları işadamlarını kendi minibüslerine davet etti. Hep birlikte minibüse binen ünlü işadamları gazetecilerle birlikte otele hareket etti. Bol kahkahalı yolculuk yaklaşık 20 dakika sürdü. İşadamı Ethem Sancak'ın esprileri herkesi güldürdü. Yan yana sıkışık koltuklarda yolculuk yapan ünlü işadamları hallerinden şikayet etmedi, basın mensuplarıyla sohbet etti. Bu keyifli yolculukta Bülent Eczacıbaşı, Mehmet Ali Yalçındağ, Hüsnü Özyeğin, Hamdi Akın, Nezih Barut ve Ali Kibar yer aldı. Otele vardıktan sonra İşadamı Ethem Sancak eline kamera alarak arkadaşlarını görüntüledi. Ünlü işadamları habercilerle hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra dinlenmek için odalarına çıktı.

23.12.13

Asıl ‘komplo’, örtbas etme ve dikkati dağıtma çabalarıdır

Başbakan Erdoğan öyle bir durumla karşı karşıya bırakıldı ki, batağa saplanan biri misali ne yapsa kendisi için kötü görünüyor. Dört bakanının ağır ithamlarla suçlanıyor olmasıyla ciddi şekilde sarsılan itibarı, polis şeflerinin alelacele görevden alınıp bu devasa yolsuzluk soruşturmasına müdahale edebilecek ek savcıların atanmasıyla iyice bozuldu.




“Adli Kolluk Yönetmeliği”nin hükümeti koruyacak şekilde apar topar değiştirilmesi ve Emniyet’in hükümet talimatıyla basına kapanması ise bu imaj erozyonunu sadece hızlandırmıştır. Yerli basının özgür kanadıyla yabancı basının konuyu bu açılardan irdeliyor olması bunu kanıtlamaya yetiyor zaten.



Bu gibi “kör gözüm parmağına” türünden adımların atılabilmesi, ancak hesap verme geleneğinin zayıf olduğu az gelişmiş demokrasilere has şeylerdir. Erdoğan’ın “ileri demokrasi” iddialarının da ne kadar boş olduğu bu sayede kanıtlanmıştır. AKP’nin doğal seçmen tabanının vicdanlı kesimlerinde bile bu hamlelerin sorgulanıyor olması gerekiyor.



Gezi olaylarında olduğu gibi Erdoğan konuyu yine iç ve dış güçlerin ortakça tertipledikleri bir komploya bağlayarak bu skandaldan sıyrılacağını sanıyor. Ekonominin ciddi şekilde sarsılması karşısında, fantastik teoriler üretmeye yatkın danışmanlarının da dürtmeleriyle, yine “uluslararası faiz lobisi” türünden argümanlara sarılacağını öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor.



Bu gibi zamanlar için hazırlandığını son günlerde iyice açıkça belli eden ve bunun bir yolsuzluk skandalından ziyade hükümete karşı bir siyasi tertip olduğunu yaymaya çalışan hükümet yanlısı medya işin içine ABD ve İsrail’i soktu bile. Hükümet içinden de bunu destekler açıklamaların yapılması, Türkiye’nin zaten kötüye giden dış itibarına çok fazla bir şey katmayacaktır.



Ancak Erdoğan’ın telaşı şu anda bunları düşünmediğini gösteriyor. O, zaten birçok eksende böldüğü Türkiye’nin siyasi ve ekonomik istikrasızlığa sürükleneceğini umursamadan, “dindaşı” da olsa yeni düşmanına karşı savaşa hazırlanıyor. Bunu yaparken de asıl amacının hükümeti sarsan yolsuzluk iddialarıyla ilgili gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemek olduğuna dair izlenimi pekiştiriyor.



Hükümet çevrelerinin bu skandalın “zamanlamasına” işaret etmelerinde haklılık payı olsa bile, buradaki asıl mesele bu değil. Asıl mesele dört bakanı Türkiye’de daha önce görülmemiş şekilde zan altında bırakan bu soruşturmadır.



Yoksa, ister ABD Başkan Nixon’u götüren Watergate skandalı olsun, ister bu yıl Yunanistan’da patlak veren ve eski Savunma Bakanı Akis Çohacopulos’un suçlandığı yolsuzluk davası olsun, “siyasi zamanlama” argümanı suçlananların geleneksel olarak sarıldıkları şeylerin başında gelir.



Oysa savcılık makamınca ortaya atılan ve delillere dayandığı belirtilen son derece ciddi suçlamalar öyle hafife alınıp yabana atılabilecek şeyler değil. Gerçek ve normal “ileri demokrasilerde” bu suçlamaların karşısında, bırakın ilgili bakanların derhal açığa alınmalarını, o hükümetin ânında istifasını sunmasını gerekirdi. Fakat burası bu tür geleneklerin yeşeremediği Türkiye olduğu için böyle bir şeyi beklemek saflık olur.



Sonuç olarak ortada hükümeti ilgilendiren bir “komplo” olduğu kesin. Bunun yetki kullanarak haksız kazanç sağlamayı amaçlayan bir “komplo” olduğu iddia ediliyor. Bu arada hâlâ gelişme sürecinde olan diğer komplo da hükümeti ilgilendiriyor.



O da yazının başında işaret ettiğimiz adımlarla ve yandaş medyayı kullanarak bu skandalın olumsuz etkilerini bertaraf etmeye dönük meşruiyeti son derece tartışmalı çabalardır. Asıl üzerinde durulması gereken “komplo”lar bunlardır.





semihidiz@taraf.com.tr





7.2.13

'Pınar Selek'i taciz etmeye son verin'


Fransa'da Uluslararası Sosyoloji Derneği, Avrupa Sosyoloji Derneği, Fransız Sosyoloji Derneği, Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi başkan ve yöneticilerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda aydın ve akademisyen Pınar Selek için ortak bildiri yayımladı. Le Monde'da yayımlanan bildiride “Türkiye Pınar Selek'i taciz etmeye son versin” dendi.

Şirin Tekeli'nin çevirdiği ortak basın açıklamasının tam metni ile ve imzalayanların listesi şöyle:

'Türkiye, Pınar Selek'i taciz etmeye son versin'


Dünya genelindeki pek çok sosyolog gibi Pınar Selek de, toplum tarafından ezilenler üzerine ve onlarla birlikte çalışmayı seçti. Dışlanma konusunda uzmanlaşmış, feminist ve barış yanlısı bir sosyolog olan Pınar, daima araştırmasına konu olan insanların (sokak çocukları, transseksüeller, kadınlar, Kürtler) haklarını kazanmalarından yana oldu ve bu doğrultuda militanca çalıştı.

1998’de Türk polisi onu tutukladı ve savaşla ilgili bir sözlü tarih projesi çerçevesinde görüştüğü altmış kadar Kürt militanıyla ilgili bilgi istedi. Pınar isimleri vermeyi ret etti. Bu reddin nedeni çok açıktı. Sosyologların benimsedikleri temel bilimsel ahlak kuralına karşı çıkamazdı. Bu kural, sosyologun araştırması çerçevesinde yaptığı görüşmelerin gizliliğini öngörür. Pınar sorularına cevap vermeyi kabul etmiş insanların güvenini sarsmamak, onları tehlikeye atan kişi olmamak için tutuklandığı 7 gün boyunca işkence gördü, dayak yedi, elektroşok yaşadı, “Filistin” askısına alındı.

Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı onu PKK üyesi olmakla suçladı. Birkaç hafta sonra da, hiç bir zaman gerçekleşmemiş bir bombalı saldırının faili olarak tutukladı. Uzmanlar bir süre sonra, 19 Temmuz 1998’de Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlamanın gaz kaçağından kaynaklandığını saptadılar. Ancak bu gelişme Türk hukuk sistemini etkilemedi ve Pınar Selek on beş yıldır aynı suçlamanın zanlısı olarak yaşıyor. 2000 yılında iki buçuk yıl hapis yattıktan sonra serbest kalan Pınar, 2006, 2008 ve 2011’de mahkeme kararıyla üç kez beraat etti. Ancak her beraat kararının ardından iktidar ve devlet adına hareket eden savcı beraat kararına itiraz etti.

Bu siyasi ve hukuki saldırı doruk noktasına 22 Kasım 2012 tarihli celsede ulaştı. İstanbul 12. Ceza Mahkemesi, daha önce Pınar’ı üç kez beraat ettirmişken, 9 Şubat 2011 tarihli kendi kararını usulsüzlük gerekçesiyle bozdu. Mahkeme başkanı sağlık nedenlerini öne sürerek bu celseye katılmamıştı. Bu anlaşılması zor karar, hukuka da aykırıydı. Zira 12. Ceza Mahkemesi kendini Yargıtay’ın yerine koymuştu. Hukukun Türk hukuk aygıtının umurunda olmadığı bir kez daha gözler önüne serildi. 13 Aralık tarihli bir sonraki celsede Pınar’a yöneltilen suçlama tekrarlandı ve istenen ceza müebbet hapis olarak belirlendi. İşlenmemiş bir suç için bu kadarı da fazlaydı.

24 Ocak 2013 tarihli celsede, on beş yıllık baskının sona ereceği yönünde umutlar yüksekti. Ceza usul kurallarına saygı gösterilmesi, adil ve hakkaniyetli bir yargıya dönülmesi, o güne kadar devletin savcıları tarafından göz göre göre inkar edilmiş masumiyet karinesinin uygulanması, böylece Pınar için nihayet Boğaz kıyısında yakınlarıyla birlikte normal bir hayatın başlaması bekleniyordu. Ancak mahkeme farklı bir karar verdi: İkiye kaşı bir oyla (bu kez daha önce mazeret belirten yargıç da otuma katılmıştı) Pınar Selek’i 36 yılı kesin olmak üzere müebbet hapse mahkum etti ve hakkında tutuklama emri çıkardı. Pınar’ın halen yaşamakta olduğu Fransa’nın araştırmacıyı koruyacağından kuşku edilemez. Gene de bu onun için sürgüne mahkum olmak olgusunu ve keyfi, şiddete dayalı bir sistemin onun peşini bırakmaması tehlikesini ortadan kaldırmıyor.

Pınar Selek, Türkiye’de “azınlıklar” olarak nitelenen kesimlerin dışlanma mekanizmalarını anlama isteğine çok yüksek bir bedel ödeyen tek kişi değil. O, bu insanların hangi koşullar altında yaşadıklarını anlamak ve anlatmak istemişti. Benzer nedenlerle takip edilen, baskı altında tutulan araştırmacıların, gazetecilerin, avukatların, yazarların sayısını tam olarak bilemiyoruz.
Bazıları hapishanelerde yatıyor.

Ancak Pınar’ın durumu çok özel. Hatta bu konuda sosyolojik bir çözümleme yapılabilir. Türkiye devletinin içindeki egemen ve yargı üzerinde güçlü baskı icra eden bir grup –uzlaşma halindeki muhafazakar Kemalistler ve aşırı milliyetçiler- Pınar’ın ilk günahını bağışlamaktan çok uzak görünüyor. O günah da, genç, görece iyi halli bir aileden gelen ve bağımsız aydın kimliğiyle, yoksunların, damgalanmış cinsel azınlıkların durumlarına ve Kürt sorununa bilimsel bir ilgi duymak idi.

Ne var ki, nesnel
leştirme ve mesafe koymanın, sürekli gerekli olsa da yeterli olmadığı bir an gelir. Pınar’ın Strasbourg Üniversitesi’ndeki meslektaşları, Fransa’da, Avrupa’da ve dünya genelinde sosyologlar ile uluslararası bilimsel topluluk, Pınar’ın sosyoloji suçuna çarptırılmasını ret ediyor. Bizler ayrıca çeşitli üniversite ve araştırma merkezlerinde “Pınar Selek araştırma özgürlüğü” komiteleri kurulmasını öneriyoruz. Böylece Türkiye’nin bu adalet maskaralığına son vermesini ve mahkemelerin daha önce üç kez kabul ettikleri gibi araştırmacının masumiyetini teslim etmelerini bekliyoruz. Bu, Pınar için verilen bir mücadele olduğu kadar, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 19. Maddesinde garanti altına alınmış olan araştırma özgürlüğü için de verilen bir mücadeledir.

Michael Burawoy - Uluslararası Sosyoloji Derneği (AIS/ISA) Başkanı, Pekka Sulkanen - Avrupa Sosyoloji Derneği (ESA) Başkanı, Didier Vrancken - Fransızca Konuşan Sosyologlar Derneği (AISLF) Başkanı, Didier Demazière - Fransız Sosyoloji Derneği (AFS) Başkanı, Laurent Willemez - Yüksek Öğrenim Kurumlarındaki Sosyologlar Derneği (ASES) Başkanı, Olivier Martin - Üniversite Ulusal Konseyi “Sosyoloji ve Demografi” Bölümü Başkanı, Philippe Coulangeon - Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi (CNRS) “Sosyoloji ve Hukuk” Bölümü Başkanı, Chiristophe Jaffrelot - Bilimsel Araştırmalar Ulusal Merkezi (CNRS) “Siyaset, İktidar ve Örgütlenme” Bölümü Başkanı, Michel Wieworka - İnsan Bilimleri Merkezi (FMSH) Başkanı, Uluslararası Sosyoloji Derneği eski (2006-2010) başkanı, Strasbourg Üniversitesi Pınar Selek’i destekleme komitesi.

(Çeviren: Şirin Tekeli, le Monde, 30.01.2013)

le Monde

Barış böyle gelir mi?

Dersim’de çok sayıda asker ve özel harekat timinin katıldığı, hava destekli operasyonlar 4. günü geride bırakırken, Dersimliler İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan’la görüşmeler yapıldığı bir dönemde operasyonların yoğunlaşmasına tepkili. Operasyonların hükümetin samimiyetine dair şüpheleri artırdığını belirten Dersimliler, “Hükümet bir yandan barış diyor, bir yandan dağlara bomba yağdırıyor. Barış böyle gelir mi” diyor.
‘OPERASYONLAR DURSUN’
Devam eden askeri operasyonların son bulması ve başlatılan görüşmelerin bir an önce barış ile sonuçlamasını isteyen Ali Karabulut, 60 yaşında olduğunu ve 30 yıldır süren savaşın artık bitmesini istediğini belirtti. “Biz Dersimliler olarak operasyonların durmasını, müzakerelerin hızlandırılmasını istiyoruz” diyen Karabulut, “Müzakerelerin sürdüğü bir dönemde operasyonlar devam ederse iş çıkmaza girer” dedi.
‘BU KADAR ACI YETER’
İmralı’yla başlayan görüşmelerin birçok kesimi umutlandırdığını söyleyen Cafer Uğurlu ise “Barış süreci hepimizi sevindirmiştir. Ancak operasyonların devam etmesi devletin samimi olmadığını gösteriyor. Dersim’e 1938’ten beri bir kırım yapıldı. Bu halk hep acılarla, ağıtlarla büyüdü. Bu memlekette 22 yıl OHAL uygulandı. Bir nesil öyle büyüdü. Burada bedel ödemeyen, acı çekmeyen hiçbir insan yok. Bugün de dağlarımız bombalanıyor. Bu operasyonlardan vazgeçsinler” şeklinde konuştu.
‘OPERASYONLAR SAMİMİYETSİZLİK KANITI’
Görüşmeler sürerken, operasyonların da devam etmesinin hükümetin samimiyetsiz olduğunun kanıtı olduğunu düşünenlerden biri de Ali Teman. “Hem barış sürecini başlattığını söyleyeceksin, hem de bomba yağdıracaksın. 3 gün boyunca Dersim-Erzincan yolu kapatıldı, dağlar Skorsky ve Kobralarla bombalanıyor. Bu hükümetin barıştan yana samimi olmadığını gösteriyor” dedi.
‘BARIŞA SABOTAJ’
“Barış sürecinin başlamasından beri de operasyonlar sürüyor, gençler ölüyor” diyen Kamer Balta, “Bu samimiyetin göstergesidir. Hem silahların susmasını isteyip hem de operasyon yapmak yanlıştır. Biz asker de ölmesin gerilla da ölmesin diyoruz. Bu operasyonlarla barış ortamına sabotaj yapılıyor” dedi. Balta, operasyonların sürmesinin kendilerinde ‘devlet sorunu sona erdirmek istemiyor’ düşüncesine neden olduğunu söyledi.
‘HÜKÜMET ADIM ATSIN’
Hükümetin barış ortamı için gereken adımları bir an önce atması gerektiğni söyleyen Ali Bozkurt ise “Hükümet operasyonlara hız verdiği için, görüşmelerle ilgili inandırıcılığını yitiriyor. Hükümetin eğer gerçekten barış gibi bir derdi varsa önce operasyonlara son verilmeli” dedi. Tek istediklerinin silahların susması ve barış ortamının sağlanması olduğunu ifade eden Bozkurt, “Bu topraklarda yıllardan beri dökülen kan yetsin artık. Biz savaşla doğduk büyüdük. Artık dağlarımızın bombalanmasını istemiyoruz. Her iki taraf da kardeş, gençlerimiz ölmesin. Barış sağlansın. Artık anneler ağlamasın, kimse acı çekmesin. Hükümet barış için gerekli adımları atsın” şeklinde konuştu. (Dersim/EVRENSEL)

SINIRDA ASKERİ HAREKETLİLİK
Dersim’de geniş çaplı askeri operasyonlar devam ederken sınırda da hareketlilik vardı. Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde dün sabah saatlerinde helikopter ve insansız hava araçları havalandı.
Dün sabah saatlerine Yüksekova yönünden Şemdinli istikametine gelen çok sayıda askeri helikopter Şemdinli ilçe merkezinde bulunan 34. Hudut Tugay Komutanlığı ve 3. Dağ Taktik Komando Taburu’na iniş yaptı. Buradan lojistik ve özel birlikler alarak tekrar kalkış yapan askeri helikopterler Federal Kürdistan Bölgesi sınırında bulunan Derecik (Rubarok) beldesi, Yeşilova (Navberûja), Ortaklar (Bêsosin), Süngütepe ve Kırmızıtepe (Binsûri) askeri birliklere indirme yaptı. Askeri hareketliliğin yanı sıra ilçe merkezi semalarında ve sınır hattında insansız hava araçları da keşif yapıyor. Diyarbakır’da günlerdir devam eden hava hareketliliği de dün devam etti. (HABER MERKEZİ)Kemal Özer,_evrensel

Cüret etme zamanıdır

YÖK taslağı, ODTÜ olayları, Başbakan’ın tepkisi ve Başbakan’a tepkiler... Hepsi iç içe girdi denilebilir. Yani üniversiteler kaynayan kazan... Ve uzun bir süreden sonra ilk defa üniversiteler, hükümetin müdahalesine karşı bu kadar büyük bir tepki gösterdi. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Cem Terzi de bu tepkinin hem bir bileşeni hem de örgütleyicisi... Dilovası’nda yaptığı araştırma sonucu ortaya çıkan ve halk sağlığına yönelik büyük tehlikeler işaret eden bulguları kamuoyu ile paylaştığı için baskı ve tehditlerle karşı karşıya kalan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ile dayanışma için kurulan Onurumuzu Savunuyoruz Hareketinin de sözcülerinden... Yani ‘akademik özgürlük’ mücadelesinin yakın takipçilerinden... Bilim insanlarının, ÖDTÜ’de öğrencilere sahip çıkmalarından hükümetin üniversitelere müdahalesine kadar bütün bu süreci Prof. Dr. Cem Terzi ile konuşuyoruz.

Onurumuzu Savunuyoruz Hareketi, kurulduğu günden bu yana akademik ve bilimsel özgürlüğü ve bu doğrultuda hareket eden bilim insanlarını savunuyor. Üniversite, bilim ve sermaye ilişkisini bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kapitalizmin yeni bir kriz dönemi, sermaye savaşları dönemi ABD’de ‘Akademik Kapitalizm’ olarak yaşanıyor. 70’lerin sonundan itibaren Japon sermayesine karşı ABD sermayesi, üniversite ve bilim insanlarına el koydu. 17. yüzyılda Francis Bacon, “Bilgi güçtür” demişti. Bundan yola çıkan faydacı ABD üniversite ekolünde “bilgi ve teknoloji ekonomik ve endüstriyel büyüme içindir” şiarı benimsendi. Bugün buna akademik kapitalizm deniyor.
1995 yılında ABD’de dev şirket sahipleri gazetelere bir ilan verdiler. Hükümete sesleniyorlardı: “Her birimiz şahsen temin ederiz ki, bugün Amerika’nın büyük ve küçük şirketleri, ister kurulmuş isterse de yatırım aşamasında olsun, bunların tamamı araştırma yapan üniversitelerin iki ürününe muhtaçtırlar: Yeni teknolojiler ile iyi eğitilmiş mühendisler ve bilim adamları...” Sonuçta bilim sermayenin emrine girdi. ‘Toplumsal yarar’ ilkesi bitti. Sermaye AR-GE maliyetlerini kamuya yıkarak karı kendine toplamayı başardı.

YÖK taslağını da bu çerçevede mi değerlendiriyorsunuz?
Merkez kapitalist ülkeler teknoloji üretimini kendilerinde tutmayı, bu teknolojiye dayalı üretimi de Çin, Hindistan, Türkiye gibi çevre ülkelerde yaptırmayı amaçlıyor. Bu nedenle ABD, Almanya, iyi yetişmiş üniversite mezunlarına ihtiyaç duyuyor. Bu insanları yetiştirmek üzere diğer çevre ülkelerin eğitim sistemlerinin değiştirilmesi, eğitimin kamusal niteliğinin azaltılması gerekiyor.
Bizim gibi Avrupa’nın burnunun dibinde bir çevre ülke için üniversitelerin ve irili ufaklı her türlü araştırma birimlerinin sermayeye eklemlenmesi demek ulusal sermayenin onların ABD ve AB’nin merkez sermayesinin taşeronu ya da montaj takipçisi olmasını desteklemek demek. Yeni YÖK yasası da bu küresel yapılanmanın bir uzantısıdır. Tabi bizimkilere Bologna süreci yetmez, ABD’deki akademik kapitalizmden de esinlenerek bir tasarım şahanesi yaratmak yakışır! Bu tasarım siyasi ve örgütsel olarak merkeziyetçi ve otoriteryenliğin sürdürülmesine dayalıdır. Ekonomik olarak da kamu ve toplum yararı kaygılarını bir kenara iterek sermayenin, ve piyasanın yüceltilmesi projesidir.

ODTÜ olaylarından sonra üniversiteler arasında da ciddi bir tartışma başladı. Üniversitelerin büyük bir kısmı AKP’yi açıktan desteklemeye cesaret edemedi. Destekleyenlere ise öğretim üyelerinden önemli tepkiler geldi. Bunu YÖK taslağına karşı tepki için bir fırsat ya da olanak olarak görmek mümkün mü?
ODTÜ’den bir büyük hocayı hatırlayalım bu soruda. Prof. Ünal Nalbantoğlu’nu. O 12 Eylül askeri darbesinden sonra YÖK’le başlayan süreci “çölleşme” kavramı ile anlatmıştı. YÖK bu ülkede ne üniversite ne de bilim insanı bırakmıştır. Bunları yok etmiştir. İtiraz eden herkesi cezalandırmıştır, kovmuştur. Bu insanların yerlerine yeni bir akademisyen tipi üretmiştir. Devlet aklı ile düşünen, evrensel normatif ilkelere kayıtsız, toplumsal yarara duyarsız, sinizme teslim olmuş bir akademisyen tipi. Son yıllarda buna girişimcilik ruhu da eklendi.  Pek göze batmadan, riskli konulara hiç dokunmadan, akademi denen sistemin içinde var olma koşullarını iyi kavramış, akademik yükseltme kriterlerinin gerektirdiği kadar akademik üretim yapan, kendi statüsünü ve büyük statükoyu koruyan geniş bir kesim ile akademik unvan ve birikimini gelire dönüştürmeyi beceren küçük bir kesim... Buna rağmen koşullar o kadar üniversite aleyhine ki artık bıçak kemiğe dayandı ve bir iki ürkek itiraz sesi duyduk. Buna bel bağlanır mı? Hayır. Bu koşullar silkinmek için bir fırsat mıdır? Evet.

Sizin de düzenleyicileri arasında bulunduğunuz 2009 Karaburun Kongresi’nde şöyle bir saptama vardı: “…sınıfların, ulus devletlerin, sosyalizmin ve hatta kapitalizmin ve tarihin bittiği… kavramların havada uçuştuğu ve gerçeğin giderek daha çok muğlaklaştırıldığı bir karmaşa ortaya çıkmış, gerçek toplumlardan ve bilim alanından bilinçli olarak uzaklaştırılmaya başlanmıştır.” Siz bilim insanları olarak bu sürece nasıl bir müdahalede bulunmayı amaçlıyorsunuz?
Karamazov Kardeşler’de, Dostoyevski, “Biz hepimiz diğerlerine karşı hep sorumluyuz. Ama ben daha sorumluyum” der. Bilim insanları için bir adım öne çıkmaları gereken bir dönem bu.
Kapitalist sistemde herkes sermayeye bağımlıdır. Toplum da insan da sermayeye bağlı hatta bağımlıdır.  O halde asıl soru şudur: Toplum nasıl özgürleşir? Akademisyenlerin, aydınların temel sorusu budur. Toplumun özgürleşmesi için özgür bilgiye ihtiyaç duyarız. Oysa özgür bilgi ancak özgür toplumda üretilebilir. Kısacası bir çıkmaz içindeyiz. Buna rağmen Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun, Prof. Dr. Beyza Üstün’ün yaptığı gibi toplum yararına gerçeği araştırmak ve bulmak bugün üniversitenin ve bilim insanlarının görevidir. Bu iki örnekte gördük. Bunu başarmak ancak, toplumun sürece dâhil edilmesi ile mümkün olabilir. Eleştirel, demokratik eğitim için de, toplum yararına bilimsel bilgi üretimi için de topyekûn bir itiraz gerekiyor. Bilim insanları için toplumun özgürleşmesinden yana taraf olma zamanı. Kaçış yok. Cüret etme zamanı.

KARABURUN’DA ‘İKTİDAR VE DAYANIŞMA’
Erdoğan; ODTÜ olaylarının ardından üniversite ve öğrencilerine sahip çıkan bilim insanlarına “Bize böyle öğretim üyeleri lazım değil” demişti. Buna büyük tepkiler gelmişti. Sizin de düzenleyicilerinden olduğunuz Karaburun Bilim Kongresi aynı tarihlerde 8. Kongre başlığını duyurdu: İktidar ve Dayanışma… Bu bir rastlantı mı?
Rastlantılara inanmam. Kongre teması ODTÜ olaylarından çok önce belirlenmişti. Ancak, bu kongre ülke gündemine ve sorunlarına duyarlı olmaya çalışan bir kongre. Bilim insanlarına ve üniversiteye yönelik baskıların arttığı bir karabasan dönemindeyiz. Dolayısıyla rastlantıya mahal bırakmayacak sıklıkta saldırı ve karşı mücadele dönemi bu. ‘İktidar ve Dayanışma’ temasının seçilmesi, 2014’ün seçim yılı olması ile ilgili.
Ezilenden, mazlumdan, emekçiden yana siyaset yapanların bilimden beslenmesini sağlamak ve toplumsal ideolojinin oluşumunda egemen güçlere karşı alternatif toplumsal yaklaşımları canlı tutmaları ve ‘öteki’yi korumaları için bilim insanlarını bir araya getirmek...  Bunun için çaba gösteriyoruz. (İzmir/EVRENSEL)

İşkenceye yine 'iyi hal' indirimi


Gazeteci Şenol Gürkan'a işkence yapmaktan yeniden yargılanan 4 polise "iyi hal indirimiyle" verilen 10 aylık hapis cezası ertelendi.




İtalya'da işkenceli ölüme karşı eylemANKARA- ETHA eski editörü Şenol Gürkan'a, gözaltına alındığı 2001'de işkence yapmak suçlamasıyla yargılanan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde (TEM) görevli 4 polis 10'ar ay hapse çarptırıldı. Ancak, haklarındaki hükmün açıklanması geri bırakıldı.
Yargıtay'ın haklarındaki mahkumiyet hükmünü usul yönünden bozmasının ardından Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde tekrar görülmeye başlanan duruşmaya sanıklar Tekin Taşlıova, Atanur Arslan, Gürah Ayhan, Ahmet Horoz ve avukatları ile müşteki Gürkan'ın avukatı katıldı.
Tarafların son beyanlarının alınmasının ardından mahkeme heyeti kararı açıkladı.
Buna göre, sanıklar, suç tarihinde yürürlükte bulunan ve lehlerine olan 765 sayılı TCK'nın "Hükümet memurları tarafından efrada karşı yapılacak suimuameleler" başlıklı 243/1. maddesi uyarınca 1'er yıl hapis cezasına çarptırdı. Sanıklar hakkında takdiri indirim uygulayan mahkeme, bu cezayı 10'ar ay hapse çevirdi, sanıklara verilen hükmün açıklanmasını da geri bıraktı.

SAVCI 8'ER YILA KADAR CEZA İSTEMİŞTİ

Savcı Şaban Yavuz, esas hakkındaki görüşünde, "suç tarihinde Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde görevli polis memurlarının, yasa dışı örgüt üyesi olduğundan bahisle gözaltına alınan Gürkan'a cürmü söyletmek için başını duvara çarpma, tazyikli su altında tutma gibi işkence yaptıklarının sübuta erdiğini" ifade ederek, suç tarihinde yürürlükte bulunan ve lehlerine olan 765 sayılı TCK'nın 243/1. maddesi uyarınca 8'er yıla kadar mahkumiyetlerini istemişti.ETHA

Nor Radyo sesleri ve insanları birleştirmeye devam ediyor

Sekiz dilde yayın yapan ve dördüncü yayın dönemine giren Nor Radyo, bu yayın döneminde de dünyanın tüm seslerini birleştirme amacıyla çalışmalarını sürdürüyor.
Sekiz dilde yayın yapan ve dördüncü yayın dönemine giren Nor Radyo, bu yayın döneminde de dünyanın tüm seslerini birleştirme amacıyla çalışmalarını sürdürüyor. Nor Radyo'nun Yayın Kurulu üyelerinden Murat Gözoğlu, "İnsanlar tamamen devletin ürettiği politikalardan beslenen ve birbirine düşman olan insanlar olabiliyorlar. Örneğin Lazlar ve Kürtler, Ermeniler ve Çerkezler. Tamamen bir muhalefet odağı yaratamasak bile çaktığımız bir kıvılcımla 3 kişiyi bile değiştirebilsek çok önemli çok değerli bir şeydir" dedi.
NOR RADYO 17 OCAKTA DÖRDÜNCÜ YAŞINA GİRDİ
Ezilenlerin sesini biraraya getirme ilkesiyle internet üzerinden yayın yapan Nor Radyo, 17 Ocak'ta dördüncü yaşına girdi. Dört yıllık bir yayın geçmişi olan Nor Radyo, bugün yeni yayın dönemine başlıyor. "Dünyanın tüm sesleri birleşin" sloganı ile hayat bulan Nor Radyo; Ermenice, Türkçe, Kürtçe, Hemşince, Lazca, Adıgece, Çeçence ve Gürcüce dillerinde yapacağı yayınlarla, bu yayın döneminde anadil programlarının yanı sıra tematik programlarla da dinleyicilere ulaşacak. Tüm Kurdî unsurları konu eden "Solîn" ve "Umudun Sesi Kurdane", Çerkez halklarını ve kültürlerini tanıtan "Nartların Sesi", Antik Kolkhida'dan günümüze Laz dili ve kültürünü aktaran "Şk'uneburi K'aidepe", Agos gazetesi Ermenice sayfaları editörü Pakrat Estukyan ile haftalık yorum programı "Orn e Gantsni", Hamşetsu öykülerin ve manilerin paylaşıldığı "Hemşin Öyküleri" Nor Radyo'da bu dönem yer alacak anadil programları. "Chveni Xma" programı ile ise bu yayın döneminde ilk kez Gürcüce, Nor Radyo aracılığı ile dinleyicilere ulaşacak. "Anlatılan bizim hikayemizdir!" sloganı ile öğrencilerin gündemi, bu yıl yayın hayatına başlayacak "Bal Porsuğu" programı ile Nor Radyo'da yer alacak. Daha pek çok programla yeni yayın dönemine giren Nor Radyo'yu radyonun
Yayın Kurulu üyelerinden Murat Gözoğlu anlattı.
'ERMENİCE RADYO HRANT'IN EN BÜYÜK HAYALİYDİ'
Nor Radyo'yu kurarak, 17 Ocak 2009 itibariyle yayına başladıklarını ifade eden Gözoğlu, "Hrant Dink'in en büyük hayallerinden biri de Ermenice radyo kurmaktı. 2006 yılında Ermeni toplumu içinde bir 'radyo oluşturma kurulu' kuruldu. Karasal yayın yapacak bir radyo için çalışmalar yapılıyordu; ancak maliyeti çok olduğu için en sonunda biz Nor Zartonk olarak internet radyosu fikrini ortaya attık" dedi. Radyonun mottosunun "Dünyanın tüm sesleri birleşin" olduğunu söyleyen Gözoğlu, "Amacımız, Türkiye'de ezilen tüm halkları ve etnik, cinsel kimlikleri, ekoloji mücadelesini, hayvan hakları mücadelesini biraraya toplamak ve bir dayanışma kültürü altında yayılabildiğimiz kadar yayılıp bir taban ulaştırmak, yok sayılan ve ezilenlerin sesi olmaktı" dedi.
'EZİLENLERİN SESİ OLMAK İSTİYORUZ'
Genelde olumsuz tepki almadıklarını aktaran Gözoğlu, "Olumsuz tepkileri zamanla olumlu eleştirilere doğru yönlendirebiliyoruz. Örneğin Çerkezce program yapan arkadaşlarımıza Çerkez toplumundan 'Ermeni radyosunda ne işiniz var' gibi tepkiler geldi. Ama zamanla seslerinin 'Ermeni radyosu' aracılığı ile yükselmesi onları belli bir noktaya evirdi. En sonunda 21 Mayıs Çerkez sürgünü ve soykırımının yıldönümünde gün boyu özel yayın yaptık. Ondan sonra tamamen bu önyargıları kırdık" diyerek zaman zaman bazı önemli tarihlerde özel yayınlar yaptıklarını ifade etti. "Özel yayınlarımız var çünkü bizim radyomuzun ezilenlerin sesi olma ilkesi var ve bu doğrultuda yayın yapıyor. 19 Ocak, 24 Nisan, 19 Aralık ya da Newroz, Ahmet Kaya'nın, Yılmaz Güney'in ölüm yıldönümü gibi günlerde özel yayınlar yapıyoruz" diyen Gözoğlu, birçok etnik kimliği biraraya getirmenin önemine vurgu yaptı.
'TAMAMEN BİR MUHALEFET ODAĞI YARATAMASAK BİLE'
Gözoğlu, bunun önemini, "Çünkü bu insanlar, tamamen devletin ürettiği politikalardan beslenen ve birbirine düşman olan insanlar olabiliyorlar. Örneğin Lazlar ve Kürtler, Ermeniler ve Çerkezler. Tamamen bir muhalefet odağı yaratamasak bile çaktığımız bir kıvılcımla 3 kişiyi bile değiştirebilsek çok önemli, çok değerli bir şeydir. Bu yönde yayınlarımıza devam ediyoruz" diyerek, açıkladı. Nor Radyo'nun ilk kurulduğu zaman 20.00'den gece 01.00'e kadar yayın yaptığını; ancak geçen yıldan itibaren 24 saat yayın yapmaya başladıklarını aktaran Gözoğlu, "Yeni yayın dönemine başladık ve Nor Radyo'nun da 4. yaşına denk geliyor hemen hemen. Bu da bizim için değerli; çünkü internetten yayın yapıp bu kadar uzun süre yayın hayatına devam eden bir tane daha radyo var ve onun dışında da yok. Bu anlamda radyomuzun önemini ve değerini ayrı tutuyoruz" diye konuştu.
NOR RADYO'DA GÜRCÜCE YAYIN BAŞLIYOR
Gözoğlu, yeni yayın dönemine birçok yeni programla ve ilk kez bu dönem yayın yapacakları dil olan Gürcüce ile başladıklarını belirterek, "Bunun yanında bazı tematik programlarımız artacak, müzik programlarımız artacak. Yeni yayın döneminde bir de öğrenci gündemini değerlendirecek bir programımız olacak" diye konuştu. Yayın yelpazelerinin geniş olduğunu belirten Gözoğlu, "Anadil programları olsun, tematik programlar olsun, insanlar illa ki kendilerinden bir şey bulacaklardır. Radyomuz internetten dinleniyor. Ayrıca Nor Radyo'yu akıllı telefonlarına yükleyebilecekleri 'TuneIn Radio' uygulaması ile her yerde dinleyebilirler" dedi. Dinleyicilerin Facebook ve Twitter üzerinden olumlu olumsuz eleştirilerini de radyoya ulaştırabileceklerini ifade eden Gözoğlu, "Olumsuz eleştirilerden çekinmiyoruz; çünkü bu eleştiriler değerlidir. Bunları mutlaka dikkate alıp, kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz. Dinleyicilerin tepkisi bizim için çok değerlidir" diye konuştu.
EmekDünyası.Net/DİHA-Sevdiye Gürbüz

Birinin teröristi diğerinin özgürlük savaşçısı

Birinin teröristi diğerinin özgürlük savaşçısı

Her sene daha çok saldırıyı önlüyorduk. Her geçen yıl güvenliğimizi daha da arttırıyorduk. Fakat nasıl oldu? Biz daha çok güvenlik istedikçe daha çok terörizmle karşılaştık.

- Terörizmle savaşırken karşınızdakinin ahlakını o kadar sorguluyorsunuz ki kendi ahlakınızı unutuyorsunuz. Evet, unutuyorsunuz.
- Savaş yöntemlerimiz giderek daha sofistike oluyordu. Artık sadece savaşmayı, daha iyi savaşmayı düşünür olmuştuk. Ve bir gün, gerçekten niye savaştığımızı, bu savaşın niye çıktığını hatırlamaz hale gelmiştik.

- Bazen süper temiz bir operasyon yaparsınız. Teröristler dışında kimseye zarar gelmemiştir. O zaman bile... Hayat durduğunda... Gece. Tıraş olurken. Uzanırken. Günün herhangi bir saatinde. Ya da seyahatteyken. O an aklınıza gelip takılır. Kendinize öyle dersiniz: Tamam, ben bir karar verdim ve şu kadar kişi öldü. Ama bu kişiler halkıma karşı bir saldırı planlıyordu. Kesin. Ve benim kararım sayesinde bu saldırı engellenmiş oldu. Hem başka kimseye de bir şey olmadı. Steril bir operasyondu. Böyle sayıklarsınız. Ve fark edersiniz ki ne derseniz deyin, yaptığınız işin, verdiğiniz o kararın doğal olmayan bir tarafı var. Nedir o taraf? Elinizdeki güç. 3 kişinin, terörist veya ne derseniz deyin, hayatını bir düğmeye basarak aldınız. Bu güç doğal değil.

- Bizler için zafer nedir? Daha çok terörist öldürmek mi? Daha çok güvenlik mi? Zafer dediğiniz şey... Kim daha iyi bir siyasi gerçeklik yaratırsa onun olur. Siyasi bir algı yaratma işidir zafer. Bu kadar basit.

Bu sözler kimlere ait biliyor musunuz? 1980’den itibaren İsrail’in gizli servisi Şin Bet’i yönetenlere. Yani bir bakıma İsrail’i gerçek manada yönetenlere. Hatta dünyaya şekil verenlere. Şin Bet’in eski yöneticilerinden Avraham Şalom (1980-86), Yaacov Peri (1988-94), Carmi Gillon (1994-96), Ami Ayalon (1996-2000), Avi Dichter (2000-2005) ve Yuval Dichter (2005-2011) daha önce hiç röportaj vermemişti. Yönetmen Dror Moreh’in karşısına geçtiler ve bir belgesele içlerini döktüler. Oscar’a aday gösterilen The Gatekeepers adlı bu belgeseli izleyen İsrail’deki şahinler “Bizim Şin Bet sol saçmalıklara kurban gitmiş” diye eleştiriyor ama bu bir tür nedamet getirme bana kalırsa. Filistinlileri nasıl köy meydanında toplayıp ahaliden küçük müzevirler yarattıklarını, işkenceleri, Hamas liderlerine düzenledikleri suikastları, iç muhasebelerini ve iki halk arasındaki sorununun askeri yöntemlerle nasıl çözülemediğini çok net anlatıyorlar. O askeri yöntemler ne kadar ‘süper’ olursa olsun.

Yuval Diskin, yani Şin Bet’in en son taze yöneticisi, şöyle diyor: “Biliyorum, onlara göre de ben teröristim. Benim düşman bellediğim beni terörist olarak görüyor. Birinin teröristi, diğerinin özgürlük savaşçısıdır.”

Şimdi ben bu belgeselden niye söz ettim? Ülkemizin ortak hassasiyeti Filistin’e yapılan mezalime vahlanalım diye mi?.. Netanyahu politikalarının Şin Bet tarafından bile onaylanmadığını görelim diye mi?.. Öcalan’la görüşerek devletin ne kadar doğru adım attığını düşünelim diye mi?.. Yok. Daha geniş.

Şudur: Terörizm adında bir balon şişirdiğinizde, hayatı o balonun aldığı kadar görürsünüz. Evet, gözler o parlak balona kilitlenir. Tabii size de. O balonu nasıl iyi patlatabileceğinize dair kahramanlık hikâyeleriyle büyür, şişersiniz. Ve bir gün bakmışsınız, siz de bir balonsunuz. Mükemmel insansız hava araçları, Patriot’ları, derin stratejileri, işbirlikçileri, 12’den vuran istihbaratları, pragmatik ve soğukkanlı taktisyenleriyle. Bir gün herkesin başına konabilecek, dünyanın genel merkezinden tedavüle sokulan bu terörizm kavramını her duyduğumuzda, bir Filistinliye, Türk’e, Kürt’e, Müslümana, Yahudiye yahut Batı Papualıya terörist dendiğinde geniş düşünelim, Meclis’e gelmek üzere olan ‘terörizmi finanse etme’ yasa taslağına hep birlikte karşı çıkalım diye. Bu yüzden bu sözleri paylaştım.
 
"EZGİ BAŞARAN" 

22.1.13

Dün Hozat bugün Pülümür

Dersim’in Hozat ilçesinde geçen yıl ortaya çıkan fişlenme iddiaları sonuçlanmadan bu defa Dersim’in Pülümür ilçesinde köylülerin fişlendiği ortaya çıktı. İHD’ye başvuran köylüler olayın açığa çıkarılması isterken, İHD Dersim Temsilcisi Barış Yıldırım, fişleme iddialarına ilişkin Malatya Özel yetkili Başsavcılığının derhal harekete geçip bölgedeki tüm karakollarda arama yapması gerektiğini ifade etti.

Pülümür ilçesinde bulunan Kırmızı Köprü bölgesinin tümünün fişlendiği öğrenildi. Aynı bölgede bulunan Göçekonak Köyü Muhtarı Cahit Sadık’ın İHD Dersim Şubesine başvurması ile ortaya çıktı.

İHD’YE BAŞVURDU
Evrensel'den Kemal Özer'İn haberine göre, 2002’de askerlerin köylerine gelip kendilerinden Vesikalık resim, kimlik fotokopisi ve hangi aşirete mensup olduklarının istendiğini belirten Göçekonak Köyü Muhtarı Cahit Sadık, bunu askerlere sorduklarında , “Bize verilen emir bu” dediklerini belirtti. Köylülerin hangi aşiretten olduğu bilgilerini de karakolu verdiklerini söyleyen Sadık, “Bu da bizde hep soru işaretleri bıraktı”dedi. Sadık, fişlenme olayının sadece kendi köylerinde olmadığını Kırmızı Köprü diye tabir edilen bölgenin tümünde yaşandığını belirterek, bunların bir an önce ortaya çıkmasını istediklerini ifade etti.

KÖYLÜLER KORKTU
Yapılan fişlenme olayının sadece belirli yerlerde olmadığını tüm il genelinde yapıldığını belirten İHD Dersim Temsilcisi Av. Barış Yıldırım,  bununda kendilerine yapılan başvuruyla ortaya çıktığını söyledi. Bölgenin içinde bulunduğu çatışma ve 1994’te Yeşil Kod adlı Mahmut Yıldırım’ın bir köylüyü öldürmesinden dolayı köylülerin yaşadığı korku nedeniyle, gerekli mercilere olayı aktaramadığını söyledi. Yıldırım, güvenlik amirleri belli bir emir dâhilinde hareket ederek bu fişlenme hadiselerini yerine getirdiklerini ifade ederek, “Genel olarak bölge genelinde bir konseptin ürünü olduğunu düşünmüyoruz” dedi. Fişlenme hadiselerinin 1938 Dersim Katliamı’ndan bağımsız ele alınamayacağını belirten Yıldırım, “En büyük kuşkularının Ankara merkezli yetkililerin bilgisi dahilinde bu fişlenmelerin yerine getirildiği olduğudur. Şu anda İstanbul’da Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesinde devam eden Ergenekon davası kapsamında Dersim’deki fişlenme hadiselerinin soruşturmalarının da ilişkilendirilerek, irtibatlandırılarak yetkililer tarafından değerlendirilmesi inancı içerisindeyiz” dedi. Yıldırım, Malatya özel Yetkili Savcılığının derhal harekete geçip bölgede bulunan karakollarda arama yapması gerektiğini belirtti.

HOZAT AYDINLATILMADI

3 ay önce Dersim’in Hozat ilçesinde Belediye Başkanı Cevdet Konak, siyasi parti yönetici ve üyeleri, kamu çalışanları, yaşlı ve kadınların da bulunduğu çok sayıda kişinin ilçe kaymakamlığının talimatıyla asker ve polisler tarafından fişlendiği ortaya çıkmıştı. TBMM bünyesinde oluşturulan bir alt komisyon Hozat’taki fişlenme iddialarını araştırmak için görevlendirilmişti.


(evrensel)