17.9.10

Referandum Sonrası Türkiye !

Referandum sonucuna ilişkin her ne kadar kamuoyu % 58 ‘Evet’, % 42 ‘Hayır’ şeklinde manipüle ediliyorsa da, Yüksek Seçim Kurulu verilerine göre Referandumdaki gerçek oy dağılımında ‘Evet’ oranı % 42,66, ‘Hayır’ ise %31,4′tür. Çünkü yine aynı veriye göre katılım oranı %73,71, katılmayanlar ise %27,29′dur.

Daha önemlisi bu sefer ‘katılmayan’ hanesinde görünenlerin önemli bir kısmı, apolitik bir tutumla sandığa gitmeyenlerden değil, aksine Evet-Hayır ikilemine karşı üçüncü bir talebi dillendirenlerden oluşuyor.

Bu gerçeklik ışığında özellikle belirginleştirilmeli ki, ‘sivilleşme’ ve ‘demokratikleşme’ adına bugün azınlığın belirlediği bir anayasal düzenlemenin vesayetine sokulmuş bulunmaktayız. Paketin içeriğinin anti demokratik muhtevası bir yana, sadece % 42,66’lık onayıyla bu paket, anayasal bir düzenlemenin almak zorunda olduğu çoğunluk desteğinden yoksundur. Diğer yandan kamuoyu yoklamalarında da açıkça belirlendiği gibi söz konusu bu % 42,66’nın çoğunluğu da, onay verdiği paketin içeriğini bilmediğini belirtmiştir.

Bu durumda, paketin % 58’lik bir oranla ‘onaylandığı’ söylemi, Rejimin meşruiyet dayanaklarını güçlü tutmak açısından kullanılan manipülatif bir söylemden ibarettir; işin trajik yanı bu meşrulaştırma söyleminin, rejimin, pakete karşı olan taraflarınca da yinelenmesidir. Gerçek sonuç, % 57,34’lük bir oranla Yurttaşın pakete onay vermediği, dolayısıyla burjuva demokratik ölçekte bile düzenlemenin meşruiyetinden söz edilemeyeceğidir.

Boykot ve Kürt Sorunu
Başından beri boykot kampanyasına karşı yürütülen para cezası da dahil fiili tehdit, rüşvet ve manipülasyon anımsanırsa, Kürt yerleşimlerinde Boykotun ulaştığı oranlar gerçekten çarpıcıdır. Bu gerçekliğe rağmen rejimin birbiriyle kavgalı tarafları ve siyasal ikbalini onlara bağlamış ‘sol’ ve liberallerin, boykotu “tehditle elde edilmiş bir sonuç” olarak gösterme çabaları, gerçek demokrasi dinamiklerinin nasıl geniş bir cephe ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Kürt yerleşim birimleri dışında kalan bölgelerdeki katılmamada Boykot oranını bire bir ölçme olanağımız olmamakla birlikte bu referandum, Türkiye’nin tüm önceki seçimlerine kıyasla Boykot tavrının en etkin olduğu seçimi olduğu açıktır. (Analitik bir gözlem için bkz. Ahmet Kardam, Bianet, 14 Eylül)

Bu vesileyle hemen belirtilmeli ki, Kürt halkının tüm maddi ve manevi baskılara rağmen ortaya koyduğu bu sonuç, hem Kürt sorunu ve çözüm zorunluluğunu, hem de Kürt kimliğinin temsili, dolayısıyla muhataplık sorununu bir kez daha belirginleştirmiştir. Tabii bu durum sadece sorunu ve temsilcisini belirginleştirmekle kalmamış, aynı zamanda sorunun çözümünden yana asgari bir niyete sahip siyasal öznelerin adım atması için de büyük bir olanak sağlamıştır.

Boykot iradesinin, sorunun meşruiyetini ve barışçıl çözüm olasılığını güçlendiren demokratik işlevi üzerinden belirtilmesi gereken diğer bir gerçek de, sandığa giden Kürtlerin, Kürt ulusal iradesini kıran ve Hükümetin keyfiliğini ödüllendiren bir misyon yüklenmiş olmasıdır. Kürtleri Hükümete yedekleyemeyen kimi Kürt aydınlarının hırçınlığının, BDP’yi ‘Türkiye demokrasisini’ boykot eden ve değişimi engelleyen güç ilan edebilecek denli ölçüsüzleşebilmesi ayrıca hüzün verici.

Bu referandumun bir diğer sonucu geleneksel vesayet odağının son dayanaklarını da ortadan kaldırması, dolayısıyla AKP’yi, Türkiye’nin biricik muktediri ve eğer niyeti varsa sorunu çözebilecek bircik güç konumuna yükseltmesidir. Ne ki bu durum, sorunun çözümünden yana iyimser olmamızı sağlamıyor. Çünkü bu güne kadar AKP, esas olarak, İslamizasyon, operasyon ve sadaka araçlarıyla Kürt hareketinin güç ve toplumsal hegemonyasını kırmaya, korucular, feodaller, işbirlikçi Kürt aydınları ve Kürt burjuvazisini de kullanarak kendine bağlı naylon bir Kürt dinamiği yaratma çabası içinde olmuştur. Diğer yandan Referandumu kazanmak için Türk milliyetçiliğini daha da pekiştiren bir propaganda yolunu seçmiş olması, AKP’nin önümüzdeki seçime de bu çizgi üzerinden gitmesi olasılığını büyütmektedir.

Bununla birlikte AKP’nin “Kürt açılımını” gündeme getirmesine neden olan dış dinamiklerin (ABD ve AB’nin), Referandum sonuçları ışığında yeniden çözüm baskısına girmeleri ciddi bir olasılıktır. Diğer yandan Kürt halkının Referandumda daha da görünür hale gelen çözüm iradesinin, AKP ve CHP kadrolarında, barışçıl çözüm yönünde ciddi bir basınç nedeni oluşturması beklenmelidir. Bu gerçeklikte, barışçıl bir çizgide ısrar etmesi halinde Kürt hareketinin süreç üzerindeki etkisinin daha da artacağı kesin görünmektedir.

Referandum Sonucu Gerçekte Kimin Zaferi
Ortada bir zafer varsa, sol olmanın alamet-i farikası olarak bunun ekonomik arka planını da saptamak gerek. Bunu yapmazsak sivil toplumcu darbe tahlillerindeki içeriksizliğe teslim olmuş oluruz.

Buradan ilerlendiğinde açıklıkla görüleceği gibi, Hükümetin kimi sol imzaları da kullanarak ‘12 Eylül karşıtlığıyla’ yarattığı tozduman ortamında elde ettiği zafer, gerçekte Referandum kampanyasının başından beri Borsa tarafından ‘satın alınmış’ olan seçeneğin zaferidir. Borsa’nın bu Referandum üzerinden satın aldığı şeyin ise, 1) yerindelik denetiminin Anayasada yasaklanmasıyla her şeyin piyasanın insafına terki, 2) çokuluslu sermayenin güvenle dolaşabileceği bir Türkiye ve 3) yeni-liberal ekonomi politikanın güvencesi olan AKP iktidarını güçlendirme ve uzatma hedefi olduğu açık.

Esasen Sovyetler Birliği’nin dağılması ve sermayenin küreselleşmesi sonrası dönemin, darbeler yerine ‘Turuncu devrim’ler, sosyal hak ve hukuksal güvencelerden soyundurulmuş bir özgürlükçülük, Anayasa tadilatları, vb. araçlarla yürütülen sermayenin yeniden dolaşımı önündeki engellerin temizlenmesi yöneliminin yeni bir zaferi ile karşı karşıyayız. Özetle yapılan şey (kapitalizmin yeniden üretimi) ve yapan (uluslararası güç ve onun yerel işbirlikçileri) aynı kalmakla birlikte, dün sola dair her şeyi tasfiye etmeye çalışanların bugün soldan kavramlar, şahıs ve örgütler devşirerek yollarına devam ettiklerini görüyoruz.

Bu gerçeklik, burjuva demokratik reformlara destek olma sanısıyla soldan iktidar bloğuna yedeklenenleri, yeni egemen politikaların sol meşrulaştırıcıları konumuna düşürmektedir. Nitekim Borsanın keskin sınıf güdüsüyle satın aldığı şeye destek vermiş olanların içine savrulduğu bu talihsiz konum, hem sol iddialar adına konuşma tekelini elden kaptırmama kaygısını yükseltmekte hem de solun mücadele tarihine provokatif bir saldırganlık sergileyen bir yeni solcu tipi ortaya çıkarmaktadır.

Bu kapsamda, bunca ‘demokrasi’ ve ‘darbe karşıtlığı’ söyleminde sol aklını kaybetmiş olanlara anımsatılmalı ki, bu referandumla halka onaylatılan şey, dün 12 Eylül darbesi ile halka onaylatılan şeyin ta kendisidir. Dün sermayenin sınırsız dolaşımı önünde fiili engel sol ve sendikal hareketti, bugün ise derin devletin re-organizasyonuyla uyum sağlayamayan eski muktedirlerin bir kesimi. Dün kendi ‘çocuklarına’ darbe yaptıranlar bugün kendi ‘çocuklarını’ darbe karşıtı bir söylemde tutuyorlar. Ama dün darbeyi hangi ekonomi politikası adına yapıyorlarsa bugün darbe karşıtı dille kendini meşrulaştıranlar da aynı ekonomi politikayı uyguluyorlar. Bu kapsamda dün başların baş ayakların ayak kalmasını sağlama kaygısı ne denli belirleyiciyse bugün de aynı; dün tarafları olmayanları bertaraf etme iradesi ne denli baskınsa bugün de aynı.

Kuşkusuz bu basit gerçekliği saptamakla sınırlı kalacak bir tahlil, kaba bir solculuğa, reformlar için mücadelenin yaşamsal önemini küçümsemeye savurucu bir risk de içerir, ama bu Referandum özgülünde asıl belirginleştirmemiz gereken bu değil. Bu özgülde sol kalabilmenin, sol kalarak ittifak veya reformlar için mücadele geliştirebilmenin anahtarı, sadece dünün egemenlik aygıtı ve yöntemlerine karşı değil, bugünün egemenlik aygıtı ve yöntemlerine de karşı durma, onlardan bağımsız bir siyasal hatta hareket etme becerisinde düğümlenmektedir.

Referandum Sonrası Türkiye

Dün darbe yapanlar nasıl ABD’nin organik parçasıysa bugün darbe karşıtı odak da aynı küresel gücün organik parçası. Ve tabii dünküler nasıl ki amaçlarına uygun toplumsal destekler üreterek kendilerini ‘cennetlik’ ilan ettirdilerse, bugünküler de aynı amaca uygun toplumsal destekler üreterek kendilerini ‘yetersiz ama demokrat’ ilan ettirmektedirler. Bu noktada reformlar için mücadele arayışımızda nitelik belirleyen şey, demokrasiyi kurumsal olarak geliştirme mücadelesi ile, sadece vesayetin odağını değiştirmekten ibaret gelişmelere yedeklenmek arasındaki yapısal farkta düğümleniyor.

Bu bağlamda 12 Eylül Referandumuyla elde edilen sonuç, 12 Eylül’ün temel haklara yönelik saldırısının (kimi makyajları bir yana) derinleştirilmesi olmuştur. Onun aklına gelmeyen ‘Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’nu, kamu emekçisi ile sermaye/devlet arasındaki uyuşmazlıkların son karar vericisi kılmak bunlardan biri. 125. Maddedeki düzenleme, onun bıraktığı boşluğun yamanmasının bir diğer örneği.(1)

Söz konusu değişimde püf noktası, Darbe’nin darbe sonrası için Yürütme’ye verdiği ve esasen demokrasi açısından kabul edilemez genişlikteki yetkilerin bile yetersiz bulunup genişletilmesidir. Bunun ise Montesquieu’dan beri demokratikleşmenin olmazsa olmazı olan ilkenin, asker postalına ek bir de sivil ayakkabılarla paspas edilmesi olduğu açık.

Bu anlamda Referandumla onaylanan şey, 12 Eylül’ün Yürütme’ye sağladığı olağanüstü yetkileri daha da arttırıp, bununla ters orantılı olan demokratikleşme olanaklarının daha da daraltılmasıdır. Bu noktada Yargı’dan yana sorunun, onun yasal altyapısını değiştirerek evrensel hukukun denetimine sokulmasıyla giderilmesi gerekirken, AKP hakim atama tekelini ele geçirmekle yetinmiştir.(2)

Kısa zaman sonra daha da net görüleceği gibi Türkiye’de Yargı, tıpkı YÖK örneğinde görüldüğü gibi, Yürütme’nin vesayetine sokulmuş olacağından, artık yekpare hale gelen hükümet/iktidarın uygulamalarına karşı kullanılamayacaktır. AİHM’ne başvurma hakkı, Anayasa Mahkemesi’nin denetim turnikesinde olabildiğince çürütülüp imkansızlaştırılacaktır.(3) Bundan sonraki Anayasa değişim beklentisi başkanlık rejimi yönünde manipüle edilecektir. Yarım kalan özelleştirmeler daha da pervasız yapılacak, hidroelektrik santrallerinde patlama yaşanacak(4), nükleer santral yönelimi engellerinden kurtulacak, taşeronlaştırma kamu yararı, çevre koruma, iş güvenliği, vb. tüm engellerden kurtulacaktır. Bunların sonucu piyasa artan oranda tanrılaşırken, buna karşı toplumsal tepkiler de Türk-İslamcı hegemonyanın derinleştirilmesiyle massedilecek, karşı çıkanların ‘vatan hainliği’nden ‘dinsiz’liğine uzanan suçlamalarla etkisizleştirilmesinin yaygın örnekleriyle karşılaşacağız. (5)

Özetle Yürütme’nin Yargıyı da kontrol altına almasını sağlayan bu Referandum sonuçlarıyla birlikte, Meclis’in tepesine asıldığı 1920’lerden beri sistematik olarak ihlal edilen “egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu” sözünün, daha da genişleyen ihlali ve içeriksizleştirilmesiyle karşı karşıya kalacağız.

Sol Kalabilmenin Erdemi

Sosyalist anlayış, 12 Eylül standartlarının tasfiyesine yönelik demokratikleştirici adımları kendisi yapamıyorsa, yapanın ardına geçerek onu iteleyerek desteklemekte beis duymaz. Ama demokratikleşmenin doğru kavranışı bu noktada yaşamsal önem taşır. Demokratikleşme seçim barajını ortadan kaldırarak adil bir temsil sağlamaktır, Yasama’yı Yürütme’nin denetiminden kurtararak demokrasinin kurumlaşabileceği bir odak haline getirmektir, Siyasi Partiler Yasası’nı değiştirerek başkanların krallaşmasına ve muhalif partilerin vesayet altında tutulmasına son vermektir, YÖK’ü, zorunlu din dersini, Diyanet vesayetini, Terörle Mücadele Yasası’nı kaldırmaktır, Yargı’yı rejimin hassasiyetlerinden bağımsızlaştıracak bir yasal değişim yapmaktır, İLO standartlarını yasallaştırmaktır, vb…  Oysa son Referandumla onaylanan pakette bunların kırıntısı bile bulunmamaktadır; ki tam da bu nedenle pakete soldan destek verenler, tarihsel bir vebal altına girmişlerdir.(6)

Bu gerçeklikte, Türkiye’nin demokratikleşme güvencesi, kendini vesayet odaklarının manipülasyonundan uzak kurabilen (ve tabii kendi grupçu, sekter, zamanın dil ve yöntemlerini geliştiremeyen ayak bağlarından kurtarmış) etkili bir sol muhalefetin örgütlenebilmesinde aranmalıdır.

Bunu başarmanın gereklerini yerine getirmeyen, geride kalan zamanda bunun niçin başarılamamış olduğunun muhasebesini yapmayan, bu muhasebenin gereği yeniden yapılanma iradesi gösteremeyen bir sol, memleketi bölen her yeni tartışmada kendisinden koparak rejimin iki büyük güç odağından birine yedeklenen kayıplardan kurtulamayacak, gidenlerin karşısına birer ulusalcı veya liberal olarak dikilmesini engelleyemeyecek, daha da önemlisi yeni toplumsal dinamiklerle ilişkilenmekten yoksun kalırken, memleketin de kendisinden yoksun kalmasının vebali altında kalacaktır.

——————————–

(1) AKP’nin değişikliği anlattıkları broşüründe şöyle deniyor: “Kamu yararı gibi çok sübjektif bir kavramla birçok özelleştirme kararı iptal edilmiş, böylece küresel sermayenin Türkiye’de yatırım yapması ile ilgili birçok zorluk çıkarılmıştır.”

(2) Bir dönem İslamcı basının baş üstünde tuttuğu Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk şöyle diyor: “Anayasa’daki en önemli değişiklik, Anayasa Mahkemesi ve HSYK ile ilgili düzenlemelerle, hukukun üstünlüğü ve erkler ayrılığı gibi temel ilkelerle ilgilidir. Bu değişiklikleri doğru bulmadığım için Anayasa değişikliğini desteklemem olanaksız. Keşke destekleyebilseydim ama kendimle, geçmişimle ve hukukla ters düşemem.”

(3) Söz konusu 148. Maddedeki değişime ilişkin püf noktası, Başbakan’ın: “Vatandaş AİHM’ne gitmek yerine kendi ülkesinde çözüm arayacak, böylece Türkiye’nin imajı zarar görmeyecek ve ödemek zorunda kaldığı tazminatların getirdiği ekonomik yükten kurtulacak” açıklamasında gizli. (Akt. Hülya Gülbahar, Radikal II, 5 Eylül)

(4) Dersim’de ‘Boykot’un ‘Hayır’ karşısında zayıf çıkmasına şaşıran ‘evet’çi aydınların göremediği şey, AKP’nin Osmanlı paşalarından beri Dersim’i ve onun kutsalı Munzur’u barajlarla yoketme politikasındaki ısrarına karşı sergilediği yurttaş tepkisidir.

(5) Esasen bunca yoksulluk, hak ihlali ve yolsuzluğa rağmen Türk-Müslüman kişinin bir Yunanlı, bir Bolivyalı, bir Hindistanlının verdiği yurttaş ve sınıf tepkisini vermemesi, egemenlerin toplumu tebaa standardında tutmasını sağlayan ideolojik harçla doğrudan ilgilidir; 12 Eylül bu ideolojik harcı egemen kıldı, AKP bunu yaygınlaştırıyor.

(6) Deniliyor ki, “madem AKP paketine destek olmadınız, niçin 12 Eylül sorumlularının yargılanması için 13 Eylülde şikayet dilekçesi veriyorsunuz?” 12 Eylül’ün gerçek mağdurları olarak bu şikayette bulunma hakkının öncelikle her milliyetten Sosyalistlere ait olduğu bir yana, 15. Maddenin kaldırılması gereğini kamuoyunda güncelleştiren biricik güç de, başta 78‘liler olmak üzere sosyalistlerdir. Dolayısıyla bu hakkı kullanmak, son anda dolgu malzemesi olarak sokulduğu malûm AKP paketine destek olma gerekçesi yapılamaz. Diğer yandan maddenin kaldırılmasıyla 12 Eylül sorumlularının yargılanabileceği kanısı da, başta Sami Selçuk olmak üzere hukukçuların da işaret ettiği gibi realiteyle örtüşmemektedir; ki benimki de dahil sözkonusu dilekçeler, darbecilere karşı bir yurttaş eylemi olmanın ötesinde öncelikle bu gerçekliği açığa çıkaracaktır. Darbecilerin yargılanması için siyasal bir iradeye gereksinim bulunmaktadır; ki bu iradenin, hâlâ okul ve meydanlardan Kenan Evren isimlerinin değiştirilmesine itiraz eden ve yargılanmasını istediğimiz kimi 12 Eylül yetkililerini içinde barındıran AKP’de olmadığı açıktır. Dolayısıyla darbecilerin yargılanması için gerçek bir burjuva demokratik iktidara veya yine güçlü bir sosyalist harekete gereksinim bulunmaktadır; ki 13 Eylülde dilekçe vermekten ibaret olmayan mücadelemizle de bu gereksinimin peşindeyiz. Türkiye eski ve yeni statükolarıyla, eski ve yeni derin devletleriyle, Türk-İslamcı sokak bilinciyle bugün ne yazık ki bundan uzak ve bundan dolayıdır ki 12 Eylül Anayasasına muktedirlerin veya dışsal baskıların gerektirdiği yamalar yapmakla yetiniyor. Sosyalistlerin çok iyi bildiği gibi, kendi içlerinde birbirleriyle kavga etseler de, Hrant Dink’lerin öldürülmesine göz yuman, öldürüldükten sonra sağlıklı bir soruşturma yapmayan, mahkemesini süründüren ve uluslararası yargıya gidildiğinde de Hrant’ları suçlu ilan eden derin bir mekanizmayla karşı karşıyayız.

(ERDOĞAN AYDIN / BİANET)