2.2.11

Cezaevi Belgeselleri !

belgesell3.jpg   15 yaşında cezaevine alınan kız kardeşini ve cezaevindeki ölüm oruçlarını anlatmak için “Görüşeceğiz Lale” demek yönetmen Dilek Çolak için sorumluluk olduğu gibi, 17 yaşında cezaevine konulan ve oradaki katliama tanık olan yönetmen Murat Özçelik’in Ulucanlar Cezaevi’ni “Ölücanlar” olarak anlatması da bir kişisel sorumlul

 Hangi sanat dalı cezaevlerini konu edinmemiştir ki!.. Abidin Dino, cezaevlerinde yaşanılanları tuallerine aktarıp resimleriyle anlatmamış mıdır, Ahmed Arif ünlü “akşam erken iner mahpushaneye” dizelerini o dört duvarlar için yazmamış mıdır ya da Mehmed Uzun “Tu/Sen” romanıyla Diyarbakır Cezaevi’ni ‘bir cehennemden çıkış’ olarak aktarmıyor mu.
Muhalif ve bağımsız belgeselcilik hattında yürüyen yönetmenlerin bazıları kimi çalışmalarıyla cezaevlerini mercek altına almışlardır. Cezaevleri ile ilgili belgesel filmler, sayı olarak yetersiz olmuş olsa da, var olan örnekleri ise önemli olarak nitelendirebiliriz. “Sessiz Ölüm”, “Görüşeceğiz Lale”, “Notasyon”, “5 Nolu Cezaevi” ve “Ölücanlar” benim bildiğim belgesel filmlerinden bazılarıdır. Bir sinema başyapıtı olan Yılmaz Güney’in  “Duvar”ı bu yolu açmada önemli bir işlev görmüştür.
 “Duvar”, cezaevlerine dair yapılan ilk ve en cesur eser olma özelliğini taşır. “Duvar” (1983) filmiyle Yılmaz Güney, cezaevlerinin ne menem bir şey olduğunu anlatır. Yılmaz Güney, cezaevinde kaldığı süre içerisinde tanık olduğu isyanı konu edinmişti. Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde çocuklar koğuşunda yaşanan isyanı çok derin inceler bu film.
Cezaevleri üzerine belgesel film çalışmaları yapan yönetmenlerin yaşamlarına şöyle bir baktığımızda cezaevleri sürecinden geçmiş olduklarını yada kendileri yaşamamış olsalar da en  yakınlarından birilerinin bu süreci yaşadıklarını görürüz.
Hüseyin Karabey, cezaevlerinden geçmiş yönetmenlerdendir, ilk cezaevi sürecinin de 20’li yaşlarında olduğunu söylemiştir. Şu açıklamasıyla da “Sessiz Ölüm” belgeselinin nasıl doğduğunu ve hangi kaygılarla üretildiğini daha iyi anlayacağızdır; “Cezaevi bana uzak olan bir dünya değil; tercih ettiğim için değil ama kimliğimden dolayı bana orayı çok yakın ve layık görüyorlar. Yani bir tür kişisel sorumluluktu. Ben gördüm ve bu durumu bilmeyenleri, nasıl uyarabilirim diye bir kaygıyla başladım”.
Hüseyin Karabey, cezaevlerinde uygulanan F Tipi anlayışına “Sessiz Ölüm” (2001) filmi ile sessizce değil büyük bir sessizlikle, çığlıkla posta koymuştu. “Sessiz Ölüm”, cezaevlerini ve oradaki insanlık dışı uygulamaları anlatmada başarılı olmuş, Türkiye Sinemanın önemli mihenk taşlarından birisidir. Yeri gelmişken söz ve “Duvar”dan da açılmışken, Karabey bir söyleyişi de,  “Sessiz Ölüm”e başlamadan önce cezaevi konulu belgesellerin olamayışı sorunu ile karşı karşıya kaldığını dile getirmişti, doğrudur da ama Karabey’in bir sinema örneği olduğunu düşünerek “Duvar”ı unutmuş olması üzerinden birşeyler söylemek isterim. “Duvar”da Tuncel Kurtiz ve Ayşe Emel Mesci dışındaki tüm oyuncular hayatlarında ilk kez kamera karşısına çıkmışlardır, filmdeki bu durumun bile filme belgesel tadı vermiş olduğunu düşünüyorum. Ve bununla beraber filmdeki doğum sahnesinin gerçek olması belgeselcileri bile kıskandıracak nitelikte değil miydi sizce?
Bir başka cezaevlerini ve cezaevleri etrafında yaşanan öyküleri ele alan belgesel film ise Dilek Çolak’ın “Görüşeceğiz Lale”dir (2003). Dilek Çolak kendisi değil, kız kardeşi cezaevi sürecini yaşamıştır. Yönetmen Dilek Çolak, hiç cezaevine girmemiş ama 10 yıl boyunca bir cezaevi ziyaretçisi olmuştur. Zaten belgesel filmi de içeride ve ölüm orucunda olan kız kardeşi üzerinedir. “Belki hiç hapse girmedim ama on yıl boyunca bir cezaevi ziyaretçisi oldum ve doğal olarak hayatımın çok merkezine koydum cezaevini, cezaevi şartlarını, ölüm oruçlarını, oradaki koşulları” diyen Çolak, beslendiği kanalı belirtir.
Yönetmen Çolak, “Görüşeceğiz Lale” filminde 2001 yılında Bayrampaşa Hapishanesi’nde ölüm orucuna giren ve 25 yaşında ölen kız kardeşi Lale Çolak’ı anlatır. Filmi kız kardeşine adar. Filminde anlattığı kız kardeşi, 15 yaşında ilk kez duvara yazı yazmaktan hapse girmiş, ardından lisede 19 yaşında bir daha hapse girmiş ve sonrasında da bir daha çıkmamıştır.
“Görüşeceğiz Lale” isminin anlamının Çolak, ölüm orucu sürecinde olan kız kardeşi her mektubun sonunda “görüşeceğiz” diye bitirmesinden geldiğini söylemiştir. Çolak, kız kardeşinin son 5 ayında, cezaevi hastanesinde onun refakatçisi olmuştu. Filmi 25. İFSAK Ulusal Kısa Film ve Belgesel Yarışması’nda ödül alan Çolak, “kardeşim burada olsaydı da ben ödül almasaydım” demişti. Çolak’ın, ilk filmi olan “Görüşeceğiz Lale” ayrıca ilk ciddi çalışma olarak da değerlendirilmişti.
“Ölücanlar” (2010) belgeselinin yönetmeni olan Murat Özçelik, bu çalışması ile cezaevlerine yönelen bir başka ve en son yönetmenlerdendir. Hem de nasıl bir yönelme, kendisinin de içinde yer almış olduğu bir katliamı anlatır. Onun da film öyküsü içerden, yani kendi öyküsüdür, tıpkı yönetmen Çolak’da olduğu gibi. 1999 yılında Ulucanlar Cezaevi’ne yapılan operasyon sırasında 10 siyasi mahkum hayatını kaybetmişti. Yönetmen Özçelik, sekiz yıl kaldığı cezaevi süreci içerisinde bu operasyonun tanığı ve mağduru olmuştu. Yönetmen “Ölücanlar” belgesel filminde bu operasyonu, annesi ve kendisi üzerinden geliştirdiği bir kurgu anlayışıyla anlatır.
“Beni karanlıkta yalnız bırakmayan anneme” diyerek filmini annesine adar Özçelik. “Ölücanlar” belgesel film özelliklerini bütünüyle taşıyor olsa da izlediğim de bir sinema filmi tadını duyduğumu da söylemeliyim. Kendisi de bu cezaevi operasyonuyla yüzyüze kalmasına rağmen yine de yönetmen, filmini kuru bir ajitasyona boğmamış. O aksine daha insani bir öykü anlatarak cezaevlerini, 26 Eylül 1999 operasyonunu sinemasal anlamda anlamamızı sağlamayı tercih etmiş
“Ölücanlar” belgeseline bir yol öyküsü denilebilir. Hüznü, acıları, bulutları, uçurtmaları içinizde hissedeceksiniz mutlaka. Dersimli olan yönetmen, belgesel filminde bu toprağa ait kimi metaforları, inanç şekillerini de anımsatmıştır. Yönetmenin annesini, halka açılan Ulucanlar Cezaevi’ni gezerken görüyoruz, yine köyde diğer köyün insanlarıyla konuşurken görüyoruz, anne yörenin geleneksel giysisi içerisindedir, Kürtçe konuşmaktadır ve ayrıca bir önemli şey daha,  bezin çağrıştırdıklarıdır. Kürt Alevi annenin inancı gereği, cezaevinden çıkan oğlundan bir daha kopmamak için bir bezi oğlunun ve kendisinin beline bağlaması durumudur. Bu görüntüleri, yönetmenin cezaevinden çıktığı döneme ait arşiv görüntülerinden anlamaktayız. Belgesel filmin sonlarına doğru, cezaevini gezen annenin bu bezi, Denizlerin idam edildiği ağaca bağladığı kare ve buna benzer birçok kare, bizlere aslında belgeselciliğin sanıldığı kadar basit ve yaratımdan uzak kurgulardan oluşmadığını tekrar hatırlatır.
“Ölücanlar” belgeselinin müziğini Nizamettin Arınç üstlenmiş. Filmdeki Kürt motiflerinin izini sürerken, kimi şeylerden söz etmiştim yukarıda. Bunlara Arınç’ın müziklerini de dahil etmek gerektiğini unutmadan dile getirmeliyim.
90 dakikalık “Ölücanlar”ın belgesel danışmanlıklarını Prof. Dr. Sabri Özaydın, Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu ve Av. Selçuk Kozaağaçlı yapmış. Diğer belgesellerde olduğu gibi sağlam bir çalışma olan “Ölücanlar”a devlet nezdinde halen görünen bir sansürün olmamasına rağmen, şaşırtıcı olanında bu sansürün kimi “devrimci” siyasi gruplardan gelmiş olmasıdır. Belgeselcilik, sinema anlamında farklı bir çizgide olan bu çalışmanın, sanat anlayışından uzak kişiler, gruplar, kurumlarca değerlendirilmiş olunması vahimdir. Bu gruplar sanki böyle bir  belgesel yapılacaksa bunu biz yaparız dercesine bilinç seviyelerini aşağılara çekmişlerdir. Grupların bu  gerici tutumlarından “Sonbahar” filminin de nasibini almış olduğunu hatırlatırım.
Aslında ortak bir özellikti, yaşadıklarını, gördüklerini anlatmak, onlarda. Cezaevlerini görmüştüler, katliamlara, baskılara tanık olmuşlardı, bunlar anlatılmalıydı; birileri farketmeliydi, bu yaşanılanları anlatmak onları daha özgürleştirecekti. Hüseyin Karabey’in dediği gibi, “Sessiz Ölümü” yapmak bir kişisel sorumluluktu. 15 yaşında cezaevine alınan kız kardeşini ve cezaevindeki ölüm oruçlarını anlatmak için “Görüşeceğiz Lale” demek yönetmen Dilek Çolak için sorumluluk olduğu gibi, 17 yaşında cezaevine konulan ve oradaki katliama tanık olan yönetmen Murat Özçelik’in Ulucanlar Cezaevi’ni “Ölücanlar” olarak anlatması da bir kişisel sorumluluktu.
Yazıda incelemiş olduğum yönetmenlerden Çolak ve Özçelik’in belgeselleri daha hassas bir konumdadır, çünkü birisinin kız kardeşi söz konusu, birisinin de tanığı olduğu katliamı ve annesini anlatması durumu var. İşte bu iki yönetmenin de yüz yüze kaldığı durumun hassasiyetin olduğu noktanın kendisi tam burasıdır. İki yönetmenin de bu konuların belgeselini yaparken çok büyük acıların ve psikolojik sorunların içerisinde kıvrandıklarını tahmin edebiliyorum. Çolak olsun, Özçelik olsun, Karabey olsun kendilerine yaşatılanlardan, sanatsal, estetiksel olarak da taviz vermedikleri belgesel film eserleriyle bir çeşit intikam
Medet Dilek