27.2.11

İnsan hakları mücadelesinin 25 yılı

Yirmi beş yıl önce, Ankara’da o zaman sol muhalif çevrelerin buluşma noktası olan Konur Sokak’ta gazeteci Nezih Tavlaş’la yürüyorduk. Nezih bana ne zamandır beklediğimiz haberi vermişti; İnsan Hakları Derneği kuruluyordu ve bir şey yapma imkânı varsa, en iyisi bugün yapmaktı.
Düşünün ki daha 12 Eylül askeri yönetiminin getirdiği siyasi yasakların sürdüğü bir dönemdi; daha Kenan Evren onayından geçmeden milletvekili adayı olunamadığı ve Mamak’tan Diyarbakır’a, Hasdal’dan Metris’e askeri cezaevlerinin, polis ve jandarma karakollarının işkencehaneler gibi çalıştığı bir dönemdi. Daha Turgut Özal’ın 87 seçimini kazanmasına, Avrupa Birliği’ne üyelik başvurusu yapmasına ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı tanımasına bir yıl vardı. Türkiye’de neredeyse bütün temel haklar askıdaydı.
Meşrutiyet Caddesi’nde sanırım avukat Nevzat Helvacı’nın kullandığı büroya gidildi. Akın Birdal, işin öncülerindendi. Helvacı, Muzaffer Erdost, Yavuz Önen, Halit Çelenk, sonra artık aramızda olmayan Mustafa Ekmekçi, Mahmut Tali Öngören, Emil Galip Sandalcı gibi. Onlar bizden önceki kuşaktı, ama akran olduğumuz başka gazeteci, avukat, doktor arkadaşlar da gelmişti; ilk üyelerden olduk. İHD’nin ilk genel merkezi de sanırım sonradan o büro oldu.
İnsan hakları mücadelesi organize olup, ses getirmeye başlayınca ihtiyaçlar karmaşıklaştı. Örneğin, tedavi ihtiyacındaki işkence mağdurları başvuruyordu; bütçe oluşturmak ve uzmanlaşmak gereği çıktı. Örneğin, Uluslararası Af Örgütü’nden İşkenceyi Önleme Komitesi’ne dek Türkiye’deki bu mücadeleye destek olmak isteyenler vardı, ama dernekler mevzuatı buna engeldi. Engelleri aşmak için dört yıl sonra böyle 33 kişi Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nı kuracaktı.
Geçen yıl, TİHV 20’nci kuruluş yıldönümünü, işkence görmüş 12 bin 500 küsur mağdurun tedavisini yapabilmiş olarak geride bıraktı. 300 küsur doktor, mesleklerini tehlikeye atarak, ilk başlarda gizlilik koşulları altında yaptı bu mübarek işi. İzmir’de Prof. Veli Lök, polislerin kum torbasıyla döverek iz bırakmama şeytani ‘zekâsına’ karşı, aylar öncesine ait iç kanamaları kanıtlayan bir yöntem geliştirip tıp literatürüne geçti.
Dün de İHD 25’inci yıl etkinliklerine Ankara Dedeman Oteli’nde verdiği bir yemekle başladı. Hayatın her alanından insan hakları savunucularını yine bir araya getirdi. Bu sessiz sedasız bir kutlamaydı, ama 25 yıl sessiz sedasız geçmedi.
İHD büroları her yerde polis, yargı ve siyasi iktidarlar tarafından baskı altına alındı. Yöneticiler tutuklandı, iftiralar atıldı, baskılar uygulandı. İHD Başkanı Akın Birdal, şimdi BDP milletvekili, halen Ergenekon davasından yargılanan darbe heveslisi, karanlık çevrelerin tetikçiliğini üstlendiği bir suikaste az kalsın kurban gidiyordu. Onun hayatını kurtaran da, tesadüfen o gün acil serviste nöbetçi olan gönüllü doktorlardan –ve şimdi TİHV yöneticilerinden Sabri Dokuzoğuz oldu. Onun yerini alan Hüsnü Öndül polisten, yargıdan az çekmedi. BDP’nin eş başkanı Selahattin Demirtaş yıllarca Diyarbakır İHD ve TİHV yöneticiliği yaptı, takibata uğradı, baskı gördü. Şimdi CHP Genel Başkan Yardımcısı olan Sezgin Tanrıkulu da öyle.
Bugün ölüm cezası yoksa, partiler ‘işkenceye sıfır tolerans’ sloganını benimsemek durumunda kalıyorlarsa bu kendiliğinden ve bir günde olmadı. Her dönemin kötü adamı yerine konulan insan hakları savunucuları ve onların 25 yıllık mücadeleleriyle oldu. Bir de İHD Türkiye’si var, gurur duymamız gereken, unutmayalım.
Murat Yetkin