Bu yazıyı da yazmamızdaki amaç aslında kendimize bir toplumsal bellek oluşturmak ve “biz her ne kadar parçalansak da aslında biriz, bütünüz” demek ve kendi gücümüzü fark etmek, bunu bilince çıkarmak.
Öğretmenlik mesleğinin parçalanmasının tarihi 15 – 20 yıllık bir süreyi kapsıyor. Bu süre aslında aynı zamanda ülkemizde farklı pek çok alanda, çalışma yaşamından temel ihtiyaçlarımıza kadar piyasa kanunlarıyla ve yeniden tanımlandığı süreyi de kapsıyor. AKP iktidarı piyasalaştırma sürecini gerici ideoloji ile harmanlayarak halkı karanlığa, umutsuzluğa sürüklüyor. Çok iyi biliyoruz ki mesleğimize yönelik saldırı, işçi sınıfının bütününe yönelik bir saldırı; kuralsızlık, esnek çalışma koşulları ve güvencesizlik her alanda kendini yoğun olarak hissettiriyor. Güvencesizlikle birlikte vatandaşlık tanımı yeniden yapılıyor; haline şükreden -aza kanaat eden- düşünmeyen vatandaşlar. AKP için öğretmenler, bu yeni vatandaş tipini başta ilköğretimlerde olmak üzere özellikle de cemaat dershaneleri ve özel okullarında oluşturacak yegâne kişiler.
Bizim de mücadelemizin yönünü belirleyebilmek için biz de mesleğimizdeki dönüşümü iyi tahlil etmeliyiz. Biz öğretmenler artık sadece kamu emekçisi değiliz; özel sektörden-kamuya çok çeşitli başlıklar altında çalışma hayatına dâhil olan işçileriz, eğitim işçileriyiz.
Hayatımız ilk önce KPSS adlı ucube bir sınav sistemi ile parçalandı. Son 10 yıl içerisinde eğitim fakültelerinde, fen edebiyat fakültelerinden mezun olarak güvencesizler kervanına katıldık. Hatta sadece eğitim fakültesinden mezun olanlar değil; işsizliğin yoğun baskısından ve sistemin çarpık işleyişinden kaynaklı ‘alan dışı’ nerdeyse üniversite mezunlarının tamamını kapsayan bir genişlikte ‘öğretmenlik’ yapanların sayısı da her geçen gün artıyor. Sayımız çığ gibi büyürken güvencesizlik kıskacında öfkemizde bileniyor. (Hatırlatmakta yarar var; yazının amacı ‘kimler öğretmenlik yapabilir’i tartıştırmak değil.)
Sadece son bir yıl içerisinde eğitim alanında, merkezi sınavlarda başımıza gelenleri hatırlayalım;
2010 KPSS- Sınav yapıldıktan çok kısa bir süre sonra soruların çalındığı haberiyle birlikte büyük bir depresyon geçirdik. Sınavın iptal edilmesini istedik, iptal edilmeyerek herkesin koşulsuz-sınavsız atanmasını istedik, hırsızların cezalandırılmasını istedik; sayısız eylemler yaptık; sayısız öğretmen örgütlenmesi oluştu. Sonuç olarak sadece eğitim bilimleri sınavı iptal edildi ve gerçek suçlular cezalandırılmadı. ÖSYM başkanı istifa etti, yerine yine güvenilirliği bizim tarafımızdan tayin edilmemiş bir başkası geldi. Nimet Çubukçu ise sanki bu ülkenin Milli Eğitim Bakanı değil, tüm yaşananların sorumlusu değilmiş gibi kendine toz kondurmadı. Ve belki de en kötüsü bu, ihtiyacın dörtte birini bile kapsamayan bir atama gerçekleştirildi. Ve öyle büyük bir güven bunalımı yaşadık ki atamaların ne kadarı soruları çalmayan – her şeyden bir haber yıllarını KPSS’ye hazırlanmaya adamış, milyarlarca lira dershanelere dökmüş arkadaşlarımızdandı; bunu hiç tam anlamıyla bilemedik. Ama aslında içten içe de bildik; zaten öyle büyük bir adaletsizlik vardı ki; öğretmenlik yapabilme ehliyeti merkezi bir sınav sistemi ile verilemezdi. Zaten sistemin en büyük iç çelişkisi ücretli öğretmenlik uygulamasıydı.
2011 YGS – ŞİFRE REZALETİ. KPSS’den sonra merkezi sınav sistemin sorgulandığı ikinci perdeydi ve bu perde hala açık, her ne kadar birileri kapatmaya çalışsa da. Öğrencilerimizin geleceğinin zaten birkaç saate belirlendiği bir sınavda yaşanan bu gelişme; liseli gençliğin öfkesi ile genç-yaşlı herkesi kuşattı ve toplumsal bir öfke halini aldı. En son liseli gençliğin bu kadar güçlü bir şekilde öfkesini sokağa taşıdığı eylemlerin tarihini ise belki hatırlamıyoruz. Ancak öğrencilerimiz bizlere gerçekten onlarla gurur duymamızı sağlayacak bir ders verdi. Liseliler hala alanları, sokakları doldurmaya devam ediyor. Son yılların en komik olayı ise, başbakanın ve AKP’li bakanların tatmin olduklarını açıklamalarıydı, derken ÖSYM bir gece ansızın sınav sonuçlarının tekrar değerlendirilmesini isteyen öğrencilere telefon etti ve “yanlış değerlendirme yapmışız, özür dileriz” dedi. Sonra gençliğin öfkesi onları öyle tedirgin etti ki 1 milyon 700 adayın evlerine mektuplar gönderildi. Sonra davalar açıldı; öncesinde “EVET ŞİFRE VAR AMA KİMSE BİLMİYOR” diyen ÖSYM bu kez savunmasında şifreyi reddetti ve son haberler de davanın mahkeme tarafından reddedildiği yönünde.
Bir de arada ALES yapıldı ve İzmir’de 500 adayın sınav kitapçıkları hatalı çıktı. Adaylar sınava başka bir tarihte yeniden alındı. Herkes tetikte sırada ne var diye bekliyor. Eğitim siteleri en son gelişmeyi ise flaş flaş başlıkları ile verdi. ÖSYM’de YGS ile ilgili olarak 12 kişi görevden alındı ve bu kişilerin bilgi-işlem bölümünde olduğu hatta KPSS soruşturmasında da adı geçtiği üzerine haberler daha çok yeni. Üsküdar ÖSYM bürosu önünde öğrencilerimiz açlık grevine devam ederken eğitim hakkı meclisleri mahallelerde kapı kapı dolaşarak 1 milyon 700 mektup topluyor, ÖSYM’ye göndermek üzere.
Bir ali cengiz oyunu bu. Hayatlarımızı karartmaya yönelik, geleceğimizi çalmaya yönelik. Artık herkes farkında kim mağdur, kim suçlu… Sınav sisteminiz de, eğitim sisteminiz de, uygulamaya çalıştığınız politikalarınız da çöktü. Ve siz de bilemiyorsunuz ne yapacağınızı, gaf üstüne gaf yapıyorsunuz. Yetmiyor tehditler savuruyorsunuz, görmezden gelmeye çalışıyorsunuz. Bizi artık görmezden gelemeyeceksiniz, güvencesizleştirdiğiniz kitleler öfkesi ile birlikte büyüyor. Bugüne kadar yaşanan rezaletten hiç ders çıkarılmamış istifa çağrılarına kulak tıkanmış olmalı ki Nimet Çubukçu yine milletvekilliğine aday olmuş. Kabul edin, bu ülkeyi yönetemiyor, adaletli olamıyorsunuz. Artık palavralarınıza kanmıyoruz, tek alternatif olarak önümüze getirdiğiniz seçim sandıklarında her seferinde daha fazla ümitsizlik vaat ediyorsunuz. Biz sizin için düşündük ne yapacağınızı, ya siz kendi isteğinizle gidersiniz ya da biz sizi göndermesini biliriz.
Duygu Semiz