Küreselleşme bu:
Bir “Aktolgalı” (ya da al, yeşil, mor!) beylerbeyi haykırıyor…
“Yüzde 99’luk halkın içinde, yüzde 99 halk çocuğu olan” polisler, ezenler adına ezilenleri ezmek için bindiriyor.
Gece New York, “Wall Street’i işgal et” eylemcilerini parktan kazımak isteyen polisin saldırısıyla uyumadı.
“En büyük demokrasi”, hava alınan parkın “hava sahası”nı helikopterlere kapatarak, gazetecileri engelleyerek, onları da hırpalayarak saldırının medyaya yansımasını engellemeyi de “milli bir görev” saydı.
Çadırları, bilgisayarları, kitapları, pankartları tahrip etti.
Oysa, protestocular, polisleri de aç bırakan, polisleri de aşırı mesailere mahkum eden, polisleri de bir depremde (bu kısmı Van) çadırsız bırakan, sıradan bir polisin çocuğunu da aşağılayan, polise devlet, milliyet, köken kimliği verirken kişiliğini ezen, amir tahakkümü altında polisi de ufalayan, bankalar yoluyla polisin zar zor edindiği evine de el koyabilen, polisin evladını da piyasa okullarına kabul etmeyen bir sistemi protesto ediyordu.
Lakin, bu sistemi korumak için hiç düşünmeden vurmak, gaz vermek, içeri atmak daha kolaydı!
Oysa vuran polise vuran sistem de aynıydı!
Gün gelecek bazıları şöyle düşünecek belki: Wall Street (piyasa, borsa) Polisi veya Ordusu olmak ya da olmamak!
Yaşasın inşaat, yaşasın devlet!
Başbakan dedi ki, “düşüncenin özgürce ifade edildiği bir Türkiye inşa ediyoruz.”
Bir süre önce de Türkiye’de “inşa edilmiş” yapıların ne kadar çürük olduğunu söylemişti. Zaten söylemeye de gerek yoktu.
Biz cahil sefiller, kaba mantık yürütürüz:
Vali beyin şereflendirip reklamını yaptığı otelse Bayram, bırakın matem sürsün…
Kolonları kesilmiş, çakıl ve kum yığınıyla attırılmış bir inşaatsa Türkiye, bırakın ortaya karışık kalsın!
Şu da doğru elbet:
“İnsanı yaşat ki, devlet de yaşasın!”
30 yıla yaklaşan zamanda 50 bin “yaşamayan insan”; Marmara Depremi 20 binden fazla (yoksa 30 mu), Van 600’den fazla; Bayram ve Aslan, biri Japon 39 “yaşamayan insan”. Naylon çadır, “yaşamayan çocuk”… Töre, namus, kıskançlık katliamları, tecavüzler ile bağışlayanlar; yüzlerce “yaşamayan kadın”.
Yaşasın Devlet!
Esas mesele
Nereden nereye geldik:
“Bedelli askerlik”i seçim kozu yapıp ara ara da “gündemde yok” diyen hükümet ile “asker açığı var” deyip binlerce askeri “hizmet”çi yapabilen ordu hiyerarşisi vardı.
Şimdi “bedelli” resmen konuşuluyor.
35 mi 25 mi, peşin mi taksitli mi, diye.
Esasında eşitsiz, adaletsiz bir iş olduğu halde; zaten eşitsiz ve adaletsiz bir sistem olan askerliğin ve piyasanın orta yerinde, bir çare olarak.
Sorunun esası, mecburi askerlik oysa.
Sorunun esası, uzun askerlik.
Sorunun esası, (kadınlar hariç) her Türk’ün asker doğması!
Sorunun esası, bütün milli hamasete rağmen, yoksulluğun erat ordusu dışında profesyonel askerlerin çoğunun, nice subayın da, ama astsubayların, uzman jandarmaların, uzman çavuşların ve de askeri ceza ile tahakküme tabi “sivil” memurların da kökten mutsuz olması.
Hem maddi hem manevi ayrımcılık ile itilmişlik yüzünden!
Hükümet, elbet mecburen ama, hiç olmazsa artık ses ederek “vicdani ret”ten de bahsediyor.
Oysa, ister solcu ister İslamcı, vicdani reddi evrensel bir insani hak olarak kullanmak isteyenler, çoluk çocuk babası da dahil, ne işkenceler, eziyetler gördü, görüyor.
Bugünü görseydi de o günü görmeseydi keşke.
Önce hemen bu eziyeti durdurmalı hükümet!
Söz, namustur!
Bedelli sözünün tutulma ihtimalinin ardından bir başka söz de hakkının teslimini bekliyor.
Hükümet, yine seçim öncesi miydi yoksa, işsiz bırakılıp ücretli, sözleşmeli köleleştirilen öğretmen ordusuna atama müjdesi vermişti.
Öğretmen…
Hani enkazda kalınca yahut çıkınca, hani bir köyde delik deşik edilince hatırlanan “kahraman”!
Şimdi ellerinde bu vaat, kulaklarında bakanın “sözümüzü tutamadık” özrü, sözün tutulmasını bekliyorlar!
Umur Talu