Genel
kabul gören bir fikirdir: Sınıflı toplum erkek bir düzendir. Hegemonik
erkek söylemi tüm iktidar yapılarına kendini bir şekilde dayatır. Buraya
kadar geniş bir kitle ile hemfikir olmamız mümkün. Liberallerin
törpülediği utangaç muhafazakârlardan sosyal demokratlara kadar geniş
bir kesim bu fikri destekleyecektir. Dananın kuyruğu da bundan sonra
kopuyor. Oluşturulan konsensüs her yanından çatırdamaya müsait çünkü hem
samimi değil hem de yanlış bir temel üzerinde konumlanıyor. Samimi
değil çünkü muhafazakârlar, kapitalizmin yerle bir ettiği baba
iktidarını yeniden kurmanın hayali ile yaşıyorlar. Yanlış bir temel
üzerinde konumlanıyor çünkü hegemonik erkek söyleminin sadece kadınlar
üzerinde baskı kurduğu kabulü erkeklerin, erkeklik ideolojisinin altında
ezilmelerini açıklamıyor.Zizek’in yerinde müdahalesini hatırlamakta fayda var: Babaerkilliğin hegemonik olduğu fikri hâkim çoğunluk görüşü haline gelmiştir. Komünist Manifesto 150 yıl önce bambaşka bir yere işaret etmiştir: “Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, tüm feodal, patriarkal, pastoral ilişkilere son vermiştir”. Bunun anlamı şudur: Kapitalist sistemde ‘baba’nın rolü gün geçtikçe azalmaktadır. Piyasa bireyciliği onun rolünü yaklaşık iki yüz yıldır çalmaktadır. Aslında muhafazakârları en çok çileden çıkaran şey de budur: Babanın rolünden çalınması, annenin ‘iktidarını’ güçlendirmiştir. Lakin annenin rolünün görece artması hegemonik erkeklik söyleminin tümüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez. Babaerkilliğin etkisizleşmesi, erkek egemen sömürünün etkisini yitirmesine işaret etmez. Erkek aklın şekil değiştirdiğinden bahsetmemiz, daha gizli ama daha tehlikeli bir tahakküm biçimine dönüştüğünü düşünmemiz gerekiyor.
Muhafazakârların tepkisi, başımıza gelen tüm belaların, babanın iktidarsızlaştırılmasından kaynaklı olduğu yönünde açıklamaları oldu. Geleneksel aile yapısının parçalanması insan ilişkilerini yozlaştırmıştı.
Parçalanan aile dramları, 70’lerin sonu 80’lerin başında Yeşilçam Sineması’nın uğraklarından biri olmuştu. Köyden kente göç, hızlı yoksullaşma, orta direğin alım gücünün azalması gibi nedenlerle, filmlerdeki baba figürü çaresizleşmiş, çaresizleştikçe de evde söz söyleme hakkını yitirmişti. Orhan Aksoy’un 1978’de çektiği ‘Taşı Toprağı Altın Şehir’ geleneksel ailenin şehrin ısırıklarıyla çöküşünü anlatan en iyi filmlerden biriydi. Ardından Kemal Sunal’lı Şener Şen’li kılıbıklaşmış koca filmleri gelmeye başladı. Hepsinin izleği hemen hemen aynıydı: Kapitalizmin babaerkil aile düzenini kemirmesi.
‘KUZEY GÜNEY’İN ZAVALLI BABASI
Bugüne gelirsek: Yeni yayın döneminde Kıvanç Tatlıtuğ’un abdominal ve adonis kaslarının gölgesinde başlayan ‘Kuzey Güney’i babanın iktidardan el çektirilmesine bir ağıt olarak izlememiz mümkün. Genç kızların “çok sev” demeye başladığı, eleştirmenlerin ise erkek bedeninin bir meta olarak sergilenmesini taşladığı bir dönemde babaerkillik tartışmasının ne gereği var diyebilirsiniz. Oysa ‘Kuzey Güney’in içinde sürekli yinelenen mesajın şu olduğunu iddia edeceğim: Babanın sözünü ciddiye almazsanız, hayat size sillesini vuracaktır.
Konuyu kısaca özetleyelim: “Kuzey ve Güney Tekinoğlu, pusuladaki iki farklı yön gibi, karakterleri ve hayalleriyle de farklı iki kardeştir. Kuzey, askeri okul sınavlarını kazanıp, ileride başarılı bir asker olacak; Güney ise iyi bir üniversitede okuyup, hedeflediği kariyere doğru sağlam adımlarla ilerleyecektir. Cemre ve annesi Gülten’in yaşadıkları mahalleye taşınmasıyla Kuzey ve Güney’in hayatında da yeni bir sayfa açılır. Üç yakın arkadaş, ‘aşkla’ da bu dönemde tanışır. Kızının Tekinoğlu Ailesi’yle olan bağını onaylamayan Gülten’in ise, Cemre’nin geleceğiyle ilgili farklı hayalleri vardır. Sami ile mutsuz ve sevgisiz devam eden evliliğine yıllar içerisinde alışan Handan’ın, geleceğe dair hayallerini canlı tutan tek kişiyse oğlu Güney’dir. Üniversite sınavlarından bir gün önce, Kuzey ile Sami’yi karşı karşıya getiren olay, tüm ailenin hayatını altüst edecek ‘o geceyi’ de beraberinde getirir. Tekinoğlu Ailesi’ni altüst eden ‘o gece’ yaşandıktan sonra, iki kardeş paylarına düşen kaderi, ömür boyu sırtlarında taşıyacaktır”(Resmi Web Sitesi).
‘Kuzey Güney’ bir aile trajedisini anlatır: Babasına karşı çıkıp, el kaldıran Kuzey akşam eve dönmez. Onu bulmaya giden Güney ise bir kazaya karışıp, ölüme sebebiyet verir. Annesinin Güney’e bağladığı umutları bilen Kuzey kendini ateşe atarak suçu üstlenir, hapishaneye girer ve olaylar gelişir. Olayları başlatan eylemin, babaya kalkan el olması manidardır (“Battal Gazi’nin İntikamı”nda babaya kalkan elin taş oluşunu hatırlatmıyor mu bu size?). Sami Bey yediği tokattan sonra sarsılan iktidarını bir daha kuramaz. Böylece babanın sözünün ciddiye alınmaması tüm bölümlerde sürer. Kuzey’in tokat attığı ve polislerce karakola götürüldüğü süreçte Sami Bey yenilgiyi kabul etmiş ve suskunlaşmıştır. Bölümler ilerledikçe farkederiz ki Handan Hanım, oğullarının babalarıyla ilgili yarattıkları tüm efsaneleri ince ince yerle bir etmiş, sinsice oğullarını babalarından uzaklaştırmıştır. Güney’in yerine Kuzey’in hapishaneye girişi de annenin sözü ve duygusal baskısıyla gerçekleşir. Annenin sözü, annenin hayalleri, annenin davranışları dizideki karakterlerin kararlarını etkiler ve genellikle de başlarına olumsuz bir şey gelmesine sebep olur. Özellikle Güney ve Cemre annelerinin dayattıkları hayalleri yaşamaya yazgılıymış gibi hareket ederler. Her iki anne de hırslı, çıkarcı, sınıf atlamayı kafasına koymuş ve oldukça itici karakterlerdir.
Dizi, inceden inceye bir yuva olarak fırını işaret eder. Sevgisini göstermese de Sami Bey dizinin akil adamıdır. Çocuklarının aileden uzaklaşmasının getireceği tehlikelerin farkındadır. Lakin Handan Hanım’ın evin içerisinde ördüğü ağı parçalayamaz. Çünkü onun asıl mekânı evin altındaki fırındır. Evin içi Handan Hanım’a terkedilmiş, dolayısıyla her türlü manipülasyona açık hale gelmiştir. Bu durum onun daha da suskunlaşmasına sebep olacak; anlık çıkışlar ve sürekli homurdanma dışında duruma dur diyecek bir irade gösteremeyecektir. Dizideki diğer baba karakteri Atilla Sinaner’in kızının sözünden çıkamayışı ise ayrı bir parantezi hakeder: Evin kadınının yokluğu, kız çocuğunu evin kadını konumuna yükseltmiştir. Buna eşlik eden kapitalist yozlaşma vurguları –ahlaki değerler konusunda mezhebi geniştir Sinaner ailesinin- muhafazakârların sahte anti kapitalistliğinin göstergeleridir.
Sözün özü: ‘Kuzey Güney’, muhafazakârlığın hayatın her alanında egemen olduğu bir dönemde, eski aile birliğine, babanın sözünün her şeyin üstünde tutulduğu, kapitalist ilişkiler tarafından kirletilmemiş romantik aile hayaline yakılmış bir ağıttır. Diğer taraftan, bu dizi, içerdiği Oidipus-Elektra kompleksleri, baba-oğul, anne-kız çatışmaları, babanın adına yapılan vurgularıyla yaşasalardı hem Freud hem de Lacan’ın da ağzını sulandıracak bir psikiyatrik vaka olarak ekranlarda arzı endam ediyor.
DOĞUŞ SARPKAYA