27.1.12

Hangi vicdan?

Muhalif söylemin son yıllarda çok başvurduğu ama üzerinde az düşündüğü bir kavram var: Vicdan! ‘Merhametli insan/lık’ anlamında kullanılıyor daha çok. Zımnen, merhametli/vicdanlı kişinin bazı edimlerde bulun(a)mayacağı varsayılıyor.
Hem kavram hem de varsayım son derece sorunlu, bence. (‘Merhamet ederek’ kendini konumlayan bir insanlık hali –aslında- başlı başına bir sorun, ama konuyu dağıtmayalım.)
Şöyle ki: Geçenlerde Mehmet Ağar da “Vicdanım rahat” (16.09.2011, Radikal) dedi. (Dikkatinizi çekerim: 1000 tane operasyon emri verdiğini söyleyen biri vicdandan söz ediyor.) Aynı sözcükleri Mehmet Ağar benzeri kişiler de sıkça kullandı ve kullanıyor.
Muhalif söylemi dillendirme çabasında olan yazarlar da sık sık bu kavrama başvuruyor. Son günlerde Gürbüz Özaltınlı (Ütopya ve Vicdan, 20.12.2011, Taraf), Mithat Sancar (Bireysel Vicdan ve Kolektif Vicdan, 21.12.2011, Taraf) ve Baskın Oran da (Ermeni Meselesi: Hukuk ve Vicdan, 15.01.2012, Radikal) tekrar kullandı*. Radikal, Hrant Dink’in öldürülmesinin 5. yılında, (19.01.2012) ‘Vicdan Sokakta’ manşetiyle yayımlandı. Diğer gazete ve yazarlar da Hrant Dink’in mahkeme kararının ardından ‘vicdan’dan daha sık söz etmeye başladı.
Kişinin yüklediği anlam
Peki, muhalif söylemin vicdana yüklediği anlamla Mehmet Ağar’ın yüklediği anlam aynı mı? Bir kavram nasıl olur da bu denli farklı kişiler ve eğilimler için ‘ortak kesen’ olabilir?
Açalım!
‘Vicdan’ın sözcük anlamı şöyle: “Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç, duyunç. ‘Vicdan azabı’ ise yapılan kötü bir davranış nedeniyle duyulan sıkıntı.” (Türkçe Sözlük, Dil Derneği Yayınları, 2005)
Görüldüğü gibi öncelikle bir kişiden daha sonra da bu kişinin davranışları üzerinden kurulmuş bir yargıdan söz ediliyor. Kişinin davranışları üzerinden oluşmuş bir anonim ‘ölçüt/değer’den söz edilmiyor. Açık, burada sözü edilen ‘ölçüt/değer’ kişiye dairdir! Bu anlamda her kişi, kendi davranışları üzerinden oluşmuş kendine dair bir ölçütten/değerden hareketle kendi vicdanından söz edebilir. Buradan hareketle kişinin kendi ölçütüne/değerine göre kurulmuş bir vicdandan bu anlamda söz edebiliriz. Ve bu doğru olur. Mehmet Ağar da Gürbüz Özaltınlı, Mithat Sancar ve Baskın Oran da kendi kişisel eyleyişleri üzerinden kendilerine dair bir vicdandan söz edebilir. Fakat her ikisinin (Mehmet Ağar ve ‘Gürbüz Özaltınlı-Mithat Sancar-Baskın Oran’ üçlüsü) kastettiği vicdan, aynı ölçütleri/değerleri içermez.
Bu noktada ‘ortak kesen’ olarak vicdandan söz edilmesi, bu kavramın belirsizleşmesine, kavrama yüklenen anlamı kavramın taşıyamamasına dönüşür. Konuşulan, yazılan meram muradını kaybeder. Muhalefet söylemi de buharlaşır…
Muhalefette vicdan
Demek ki öncelikle vicdanın kişiselliğinin kabul edilmesi ve bunu anlamlı kılan ölçütlerinin/değerlerinin tanımlanması gerekir. Yani Mehmet Ağar, Gürbüz Özaltınlı, Mithat Sancar ve Baskın Oran kendi vicdanlarının hangi ölçütler/değerler üzerinden oluştuğunu belirtmek durumundadır.
Bu belirsiz durum giderildikten sonra, bir ‘ortak kesen’ olan vicdanın kullanılıp kullanılamayacağına sıra gelecektir.
Bir kestirimde bulunarak ‘kullanılamayacağını’ düşünüyorum: Mehmet Ağar’ın vicdana yüklediği anlamla Gürbüz Özaltınlı, Mithat Sancar ve Baskın Oran’ın vicdana yüklediği anlamın örtüşmeyeceği açık.
Belirtmek gerekir: Dört kişinin de vicdanı kullandıkları bağlam, daha çok siyasi. Kavramın köklerinde özel bir siyaset vurgusu ise yok, bence. Daha çok ‘merhametli insan’ bağlamında kullanılıyor. Siyasi bir anlam yüklenerek kullanılmaya karar verildiğinde ise kamuda da geçerli olacak bir netlik edinilmesi gerekir.
Şimdi soru şu: Kamuda da geçerli olan vicdanın kriterleri/ölçütleri/değerleri nelerdir? Kabul görmüş, mutabık kalınmış bir kamu vicdanından söz edebilir miyiz? Cevap koskocaman bir hayır, bence!
Muhalif söylemi inşa etme/savunma/dillendirme çabasında olan kişiler vicdandan söz ettikleri zaman, söylediklerinin buharlaşmaması için öncelikle bu netliği inşa etmek durumundalar bana kalırsa.
Ya da ne yapmalı?
Köklerini gelenekten (sözcüğün kökeni Arapça), yani yüzlerce yılda oluşmuş alışkanlıklardan alan bir kavram, Mehmet Ağar’a mı terk edilmeli? Geleneğin, aynı zamanda devleti oluşturan söylem olduğu veri alınıp, bu durum doğal mı karşılanmalı? Ya da geleneğin aynı zamanda çatışma da içerdiğini kabul edip bu kavramı devlet söyleminden, Mehmet Ağar’dan kopartmaya mı çalışmalı?
İkinci şık seçilirse, bir söylem mücadelesine girişilmesi gerekir. Öncelikle kavramı kişisellikten çıkarıp kamusal bir ölçüt/değer üzerinden tanımlayıp, kamuya mal etmek gerekir. Bu da önce medyayı, sonra da medyanın ‘vicdanı’ dert edinmesini gerektirir; medyanın hali ise malum... Uludere katliamından sonra çok daha fazla malum!

* Yakın tarihlerde Varlık dergisi Aralık 2011 sayısında, ‘Toplumsal Vicdan’ı kapak konusu olarak işledi. Kapak seçimi, oluşmuş bir ‘kamu vicdanı’ olduğu saptamasını zımnen içeriyor, lakin yazılarda epey tereddüt mevcut. A. Ö. Erdoğan, “Vicdan iç sestir” diyor. ‘İçimizdeki Tanrı’ ya da ‘iç dünya’ adlandırmalarını da alıntılıyor. Cioran ise “İnsan nerede durması gerektiğini kendisine bildirecek bir içgörüden yoksun olduğu için, yok olup gidecek” diyerek, ‘iç’e itibar etmediğini belli ediyor. Yanı sıra Freud, “Vicdanın yaptığı, görevine son verdiği ve kısmen de yerine aldığı dış otoritenin katılığını sürdürmektir sadece” diyerek, soyut bir iyilik olarak sunulan ‘iç’e itiraz eder. Ulus Baker ise kendini görünür kılan bir ‘kamu vicdanı’ için öneride bulunuyor: “Birey sorumludur... Yaptığı her şeyden sorumludur... Bu, eski bir fikirdir ve romantizmin çıkış noktasıdır. Ama birey, aynı zamanda yapmadıklarından da sorumlu tutulamaz mı? Vicdanın ufkunu bulmak, romantizmin en önemli sorunuydu. Yalnızca yaptıklarından değil –bu en eski düşüncedir, en ilkel toplumdan modern hukuksal düzenlere varıncaya kadar zaten vardır -yapmadıklarından, ötekilerden, kendisi olmayanların eylemlerinden, eylemsizliklerinden, yapabileceği ama yapmadıklarından, gelecekte yapacaklarından sorumludur. Vicdanın tanımıdır bu…”)
(Belirtmek lazım: Bu yazı sınırlı bir zihinsel kapasitenin ürünüdür ve hata yapmayı göze alarak kaleme alınmıştır.)
Ömer Faruk