Milan
Kundera, ‘Gülüşün ve Unutuşun Kitabı’ isimli romanında, kahramanın
ağzından şu sözleri söyler: “İnsanın iktidara karşı savaşı, hafızanın
unutmaya karşı savaşıdır.”
Bu sözleri ilk duyduğumda, Türkiye’yle bir bağlantı kurmamıştım kafamda. Aklıma ilk gelen çağrışım, ‘Kökler’ dizisinin unutulmaz sahnelerinden biriydi. Afrika’dan yeni getirilen köle, beyaz efendisi tarafından kırbaçlanıyor, adını unutmaya davet ediliyordu: “Benim adım Kunta Kinte” diye her tekrarladığında bir kırbaç darbesi iniyordu siyah bedeninin üzerine... Beyaz efendi, ona yeni ismini ‘belletiyordu’: “Senin adın Toby”. Dayanacak gücü kalmayıncaya kadar kırbaçlandıktan sonra yeni ismini kabul etti Kunta Kinte. Ama onun yaşadığı zulme karşı savaşı kendi ismini unutmama, bunu çocuklarının ve onlarının çocuklarının hafızasına kazıma savaşımıydı aynı zamanda...
Bizim Türkiye’de ulus devlet yaratma sürecimiz, bu topraklar üzerinde kimin ‘beyaz adam’, kimin ‘zenci’ olduğunun tanımlanması sürecidir aynı zamanda... Beyaz adam, zencilerden isimlerini değiştirmesini, dillerini ve kültürlerini unutmasını istedi... ‘Zencilerin’ yaşadıkları yerlerin dahi isimleri değiştirildi. Cumhuriyet tarihi boyunca yüz binlerce köy, kasaba ve sokak adı itinayla ‘Türkçeleştirildi’. Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Rumca, Süryanice ve Lazca yer isimleri, toplumun hafızasından kazınmaya çalışıldı.
Qılaban Uludere olunca
Tayyip Erdoğan Almanya’ya gittiğinde, orada Türklerin dillerini ve kültürlerini unutup asimile edilmelerini ‘insanlık suçu’ olarak niteliyor ya, bizim bu topraklarda o insanlık suçlarının envaisi işlendi...
Uludere’nin adı ‘Qılaban’, Ortasu’nunki de ‘Roboski’ydi. Bunlar tabelalardan silinmiş ama tıpkı Kunta Kinte gibi, insanlar yaşadıkları yerlerin isimlerini kafalarına kazımış, kuşaktan kuşağa aktarmış.
Qılaban’ın adının Uludere olmasıyla, bu insanların gökten yağan bombalarla kaybettikleri 35 çocuğu, yine kendi imkânlarıyla taşımak, gömmek zorunda olmaları ve kendilerinden basit bir özürün esirgenmesi arasında çok yakın bir ilişki var emin olun. Qılaban Uludere olunca, o insanlar kendilerine özgü bir kültürü, dili ve hayat anlayışı olan vatandaş olmaktan çıkıp bu topraklar üzerinde eğreti birer ‘misafire’ dönüştüler.
Qılaban Uludere olunca, onların hayvanlarını otlattıkları, ekip biçtikleri bütün topraklar ‘askeri güvenlik bölgesi’ oldu. Güle oynaya geçtikleri güzergâhların üzerinden ‘sınırlar’ geçti. En son, öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin ‘terörle mücadelesinde’ birer yem olmuş bu çocuklar. Biraz mazot, üç beş sigara getirmek için gittikleri yolculuktan dönerken, içlerine bir PKK’lı saklanmış olabilir düşüncesiyle üzerlerine bombalar yağmış.
Roboski’yi unutturma!
Haftalardır bu köşede Uludere katliamının soruşturulmasının düzgün yapılmasının önemini anlatmaya çalışıyorum. Yaşama hakkına yönelik bu tür ihlallerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yürütülecek soruşturma için pek çok kriter getirdiğini söylerken dilimde tüy bitti. Defalarca tekrarladım, AİHM bu tür bir soruşturmada ‘kamu denetimine’ büyük önem veriyor diye. Bu kamu denetiminin önemli boyutlarından birisinin de mağdur yakınlarının ve onların avukatlarının tüm hukuki süreçlere katılımı olduğunu söyledim.
Ben bunları yazdığım sırada Uludere soruşturmasına ilişkin gizlilik kararı verilmiş meğer. Bırakın soruşturmaya katılmayı, mağdur avukatları dosyanın fotokopisini bile alamıyorlar.
Neyin gizliliği bu? Kim kimden neyi gizliyor? Daha katliamdan kurtulanların bile ifadelerini almamış olan savcı, neden bir el çabukluğuyla dava dosyasını göremeyeceğimiz bir rafa kaldırıyor? Neden bu ‘gizlilik’ bahanesi arkasına sığınılarak hukuki sürecin tartışılması yasaklanıyor?
Sanırım asıl olarak bizden bu işi unutmamızı istiyorlar. Bu ülkede yaşanmış pek çok katliamı, o katliamlara maruz kalmış halkların varlığını bile unuttuğumuz gibi...
Roboski katliamını unutmayın, unutturmayın!
"ORHAN KEMAL CENGİZ" Radikal
Bu sözleri ilk duyduğumda, Türkiye’yle bir bağlantı kurmamıştım kafamda. Aklıma ilk gelen çağrışım, ‘Kökler’ dizisinin unutulmaz sahnelerinden biriydi. Afrika’dan yeni getirilen köle, beyaz efendisi tarafından kırbaçlanıyor, adını unutmaya davet ediliyordu: “Benim adım Kunta Kinte” diye her tekrarladığında bir kırbaç darbesi iniyordu siyah bedeninin üzerine... Beyaz efendi, ona yeni ismini ‘belletiyordu’: “Senin adın Toby”. Dayanacak gücü kalmayıncaya kadar kırbaçlandıktan sonra yeni ismini kabul etti Kunta Kinte. Ama onun yaşadığı zulme karşı savaşı kendi ismini unutmama, bunu çocuklarının ve onlarının çocuklarının hafızasına kazıma savaşımıydı aynı zamanda...
Bizim Türkiye’de ulus devlet yaratma sürecimiz, bu topraklar üzerinde kimin ‘beyaz adam’, kimin ‘zenci’ olduğunun tanımlanması sürecidir aynı zamanda... Beyaz adam, zencilerden isimlerini değiştirmesini, dillerini ve kültürlerini unutmasını istedi... ‘Zencilerin’ yaşadıkları yerlerin dahi isimleri değiştirildi. Cumhuriyet tarihi boyunca yüz binlerce köy, kasaba ve sokak adı itinayla ‘Türkçeleştirildi’. Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Rumca, Süryanice ve Lazca yer isimleri, toplumun hafızasından kazınmaya çalışıldı.
Qılaban Uludere olunca
Tayyip Erdoğan Almanya’ya gittiğinde, orada Türklerin dillerini ve kültürlerini unutup asimile edilmelerini ‘insanlık suçu’ olarak niteliyor ya, bizim bu topraklarda o insanlık suçlarının envaisi işlendi...
Uludere’nin adı ‘Qılaban’, Ortasu’nunki de ‘Roboski’ydi. Bunlar tabelalardan silinmiş ama tıpkı Kunta Kinte gibi, insanlar yaşadıkları yerlerin isimlerini kafalarına kazımış, kuşaktan kuşağa aktarmış.
Qılaban’ın adının Uludere olmasıyla, bu insanların gökten yağan bombalarla kaybettikleri 35 çocuğu, yine kendi imkânlarıyla taşımak, gömmek zorunda olmaları ve kendilerinden basit bir özürün esirgenmesi arasında çok yakın bir ilişki var emin olun. Qılaban Uludere olunca, o insanlar kendilerine özgü bir kültürü, dili ve hayat anlayışı olan vatandaş olmaktan çıkıp bu topraklar üzerinde eğreti birer ‘misafire’ dönüştüler.
Qılaban Uludere olunca, onların hayvanlarını otlattıkları, ekip biçtikleri bütün topraklar ‘askeri güvenlik bölgesi’ oldu. Güle oynaya geçtikleri güzergâhların üzerinden ‘sınırlar’ geçti. En son, öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin ‘terörle mücadelesinde’ birer yem olmuş bu çocuklar. Biraz mazot, üç beş sigara getirmek için gittikleri yolculuktan dönerken, içlerine bir PKK’lı saklanmış olabilir düşüncesiyle üzerlerine bombalar yağmış.
Roboski’yi unutturma!
Haftalardır bu köşede Uludere katliamının soruşturulmasının düzgün yapılmasının önemini anlatmaya çalışıyorum. Yaşama hakkına yönelik bu tür ihlallerde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yürütülecek soruşturma için pek çok kriter getirdiğini söylerken dilimde tüy bitti. Defalarca tekrarladım, AİHM bu tür bir soruşturmada ‘kamu denetimine’ büyük önem veriyor diye. Bu kamu denetiminin önemli boyutlarından birisinin de mağdur yakınlarının ve onların avukatlarının tüm hukuki süreçlere katılımı olduğunu söyledim.
Ben bunları yazdığım sırada Uludere soruşturmasına ilişkin gizlilik kararı verilmiş meğer. Bırakın soruşturmaya katılmayı, mağdur avukatları dosyanın fotokopisini bile alamıyorlar.
Neyin gizliliği bu? Kim kimden neyi gizliyor? Daha katliamdan kurtulanların bile ifadelerini almamış olan savcı, neden bir el çabukluğuyla dava dosyasını göremeyeceğimiz bir rafa kaldırıyor? Neden bu ‘gizlilik’ bahanesi arkasına sığınılarak hukuki sürecin tartışılması yasaklanıyor?
Sanırım asıl olarak bizden bu işi unutmamızı istiyorlar. Bu ülkede yaşanmış pek çok katliamı, o katliamlara maruz kalmış halkların varlığını bile unuttuğumuz gibi...
Roboski katliamını unutmayın, unutturmayın!
"ORHAN KEMAL CENGİZ" Radikal