Tartışmaların ve analizlerin nedeni, küresel ekonomik kriz. Krizin ilk yıllarında dünyanın sağlı sollu hemen bütün düşünürleri “Marx’ın haklı” olduğunu keşfetmişti. Bir Marksist partinin “Marx haklı” demesi karşısında dehşete düşenler bile, Batılı filozoflar bunu söyleyince onaylar biçimde baş sallamaya başladı. Peki, ‘kapitalizmin zaten demokrasi içermediği’ ya da ‘kapitalizm ile demokrasinin evliliğinin bittiği’ tezleri bize asıl kimi hatırlatıyor? Evet, “Marx haklıydı” demek kadar kolay olmasa da, aslında dilimizin ucuna kadar gelen şeyi söyleyelim: Sadece Marx değil, Lenin de haklıydı.
Yaklaşık bir asır önce, “Marksizm’in Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm”de ne demişti Lenin? “Tekelci kapitalizmin, demokrasiden çok siyasal gericiliğe meyilli bir değişim” olduğunu söylememiş miydi? Rudolf Hilferding’ten şu alıntıyı boşuna mı yapmıştı: "Mali-sermaye, özgürlük için değil egemenlik için çabalar." Yine Lenin’e göre, kapitalizmin son biçimi olan emperyalizm, “her türlü demokrasinin su götürmez biçimde, yadsınması” değil miydi?
Lenin’in yüz yıl önce söyledikleri bugün herkesin gündeminde. Entelektüeller, emperyalizm, yeni ekonomi, finans kapital, sömürgecilik, çevre felâketi gibi kavramlarla yeni bir dünyayı arıyor. Peki, sadece Marx’ın değil Lenin’in de haklılığının ortaya çıktığı bir dönemde sol örgütlenmelerin güçsüzlüğünü neyle açıklayacağız? Bu soruya da cevap arayan Nancy Fraser ile başlayalım.
ŞİMDİ KARAR VERME ZAMANI
Çağımızın en etkili entelektüellerinden feminist düşünür, siyaset bilimci Nancy Fraser, neo liberalizmin ‘mutlak radikalleştiğini’ düşünüyor. Die Zeit internet sitesinde 19 Aralık tarihindeki görüşmede Fraser, Matthias Becker’in sorularını yanıtlıyor.
>>> 1980’lerden itibaren “neo liberal on yıllar” boyunca, sürekli daha fazla alanda ‘piyasa yapılanmaları’ hayata geçirildi. Bu gelişmelere örneğin “Eğitim meta değildir” veya“Su meta değildir” sloganlarıyla karşı çıkanlar oldu. Ama bunların neden meta olamayacağına dair çok kişi doğru cevabı bilmiyor. Sizin cevabınız ne?
Doğa ve insanlık, tabiri caizse birer ‘fiktif mal’dır (hayali, sanal). Sanki ‘reel mal’ gibi işlem görürler ve toprak veya işgücüne indirgenebilirler. Ama piyasa işleyiş mekanizmalarının müdahale edilmeden tam işletilmesi, yalnızca sattığı işgücüne alıcı bulamayan insanların ölmesini getirmez, sonuçta, kapitalist toplumun temellerini tahrip eder. Ben burada ‘Büyük Dönüşüm’ kitabında ‘fiktif mallar’ kavramını üreten ekonomi tarihçisi Karl Polanyi’ye dayanıyorum.
>>>>İnsan emeğinin ticarileşmesi, döviz spekülasyonları ve doğal kaynakların satılması artık günlük gerçekler haline geldi. Burada ‘fiktif’ olan ne ki?
Mal üretmek için kullanılan araçlar da ‘mal’ olarak değerlendirilir. Ancak doğal kaynaklar ve emek gücünün toplumsal yeniden üretimi, mal üretiminin ve malların değişiminin olmazsa olmaz koşullarıdır. Polanyi’ye göre, para da böyle bir fiktif maldır, çünkü kapitalist üretim için başka bir zorunluluk da stabil bir paradır. Polanyi’ye göre, toprak ve emek piyasasının düzenlenmemesi, çünkü bunlar “kendi kendini düzenlemeliydi”, sonunda dünya savaşlarına ve faşizme neden oldu. Polanyi, kendi kendine düzenlenmesi gerektiğine inanılan ama bu olmadığı gibi en sonunda dünya savaşlarına ve faşizme neden olan 19. yüzyıl liberalizminin, toprak ve emek piyasasının düzenlenmemesi sonucu zayıfladığına inanmaktadır.
Polanyi, tarihsel olarak değil ontolojik olarak tartışıyor. Ona göre, satılmak için üretilen bir şey maldır. Açıkça belli ki, insanlarda, doğada ve hatta parada bu durum yok. Bununla birlikte ben, fiktif malları yapısal tanımlamanın anlamlı olduğunu düşünüyorum: Kurgu (fiktiflik), bunların en azından uzun vadede mal olamayacağından oluşuyor. Ama Polanyi’nin fikirlerinin bugünkü sosyal ve ekonomik krizde, kendini ‘finanslaşma’ ve türev işlemler gibi ifade eden, belli koşullar altında dünya ekonomik sistemini çöküşe götürebilecek, yıkıcı fenomenleri açıklamada çok faydalı olacağını düşünüyorum.
>>>>Bahsettiğiniz kitapta Polanyi, 19. yüzyılda toplumsal güçlerin piyasaları kontrol altına almaya, baskılamaya çalıştıklarından da bahsediyor. Günümüze uygun bağlantılar kurulabilir mi?
Bu soruyu yanıtlamak için biraz geriye gitmem gerekiyor. Polanyi, 19. yüzyıl tarihinin kesin bir seyir izlediğine inanmaktaydı: Yani bir ‘çifte hareket’ bu. Nihayetinde iki toplumsal proje mücadele ediyordu; liberalizm ve serbest piyasa bir yanda, çeşitli karşı hareketler diğer yanda. Bütün bu güçleri ve hareketleri piyasa yapılarının genişlemesine karşı ‘toplumun kendi kendini koruması’ sayıyordu.
Bu çifte hareketliliğin cepheleşmesi vardı ve hâlâ da var ama Polanyi’nin tanımlaması çok basit. Bir somut örnek verecek olursak, kölelik, sömürgecilik ya da kadın hareketinin oluşturduğu üçüncü siyasal durumdan, yani ‘emancipation’dan (özgürleşme) neredeyse hiç söz etmiyor. Sadece çifte hareket yoktu, aksine serbest piyasa, toplumsal koruma ve özgürleşme arasındaki ‘üçlü hareket’ten bahsetmek gerekiyor.
Özgürleşme hareketleri sık sık sosyal korumacılığın baskıcı tutumlarına da karşı oldu ve bu arada piyasacılarla ittifak da oluşturdu. Bir örnek: Sömürgecilik, Avrupa endüstrisini ve halklarını küresel serbest ticaretin kötü etkilerinden koruyan ve bunun ileriki sosyal ‘maliyetini’ de sömürgelere yıkan bir koruma mekanizmasıydı. Başka bir örnek: Yasalar kadınların bazı işleri yapmasını yasaklıyordu ve kendi adlarına anlaşma imzalamayan kadınların böylelikle eşit ekonomik özne olması engelleniyordu. Bu elbette piyasadan korumak amaçlıydı ama bu durum aynı zamanda erkek egemenliğinin modern formda pekiştirilmesiydi.
>>>Geçen yılki bir sunumunuzda bu düşünceyi geliştirdiniz. Neden bir ‘özgürleşme partisi’ dikkate alınmak zorunda?
Şu genişletilmiş şema ile tarihsel gelişmeyi daha iyi anlarız. Daha önce de dile getirildiği gibi çok farklı ittifaklar ve cepheleşmeler mümkün: Özgürleşme hareketleri bazen serbest piyasayla bazen de sosyal korumacı hareketlerle ittifak kurdu. Son on yıllarda, bazen çıkış amaçlarına ters olsa da, daha çok piyasa ilişkilerinin genişlemesi tarafında durdu.
Bu bağlamda Occupy Wall Street’i çok ilginç buluyorum. ABD’de bu hareketin iki merkezi sloganı var. “Biz yüzde 99'uz” sloganının arkasında yeniden bölüşüm var ama “Demokrasi böyle bir şey!” sloganı da siyasal sistemdeki erozyonu hedef alıyor. Bu sistemde insanlar yalnızca seçimlerde oy kullanıyor, sadece şirketlerin çıkarları gözetiliyor, halkı ilgilendiren esas şeylerin hiç yer almadığı bir medya sistemi de bunun içinde. Böylelikle bu hareket, demokrasinin yepyeni bir formunu tahayyül ediyor.
>>>>Bir seferinde, 2. Dünya Savaşı sonrasından neoliberalizmin başladığı 1980’li yıllar arasında “piyasalar, siyaset tarafından terbiye edildi”, bundan sonraki süre için ise, tam aksine “siyaset, piyasalar tarafından terbiye edilmeye başladı” dediniz. Burada konuştuğumuz hareketlere rağmen, bana öyle geliyor ki, ‘terbiye edilme’den daha çok neoliberal politikanın daha da radikalleşmesini yaşayacağız.
Kesinlikle! Hisse senedi piyasalarının nasıl bütün bir ülkenin kaderini belirlediği ve hükümetlere kendi programını dayattığı dikkate alınması gereken bir oyun.
Buna karşı gelen hareketlerin bir kısmı da gerici ve hatta faşizan. Burada ‘üçlü hareket’ düşüncesi tekrar devreye giriyor: Sosyal korumacılık düşüncesini asla sağa bırakamayız. Ayrımcılığa karşı özgürlük isteyenlerin meşru talepleriyle ‘koruma’ taleplerini sentezlemeliyiz. Bu, Westfalya barışından bu yana siyaseti belirleyen, egemen ulus devlet sınırları içinde düşünme anlayışını aşmak zorunda olduğumuz anlamına da geliyor. Finansal piyasalarda yeni bir küresel kurumsal düzenleme ise, bir ön koşuldur.
>>>>Karl Polanyi ‘Büyük Dönüşüm’ü 2. Dünya Savaşı sırasında, savaş ve toplu katliamların etkisi altında yazdı. Dünya piyasalarının benzer bir çöküşünü ve bunu takiben sınırsız bir şiddeti olası görüyor musunuz?
En azından bu olasılığı tamamen dışlamamalıyız. Finansal piyasalar 2008’de çöküşün eşiğine gelmişti ve bu tehlike hâlâ sürüyor. Buna krizin olası felaket sonuçlarıyla global ekolojik boyutları ekleniyor. Dünyanın her yerinde insanlar, bundan sonra ne olacağını soruyor. Sözcüğün gerçek anlamıyla cidden bir krizde ve bir dönüm noktasında bulunuyoruz. Karar verme zamanı geldi.
ARUNDHATI ROY: Ufukta ayaklanmanın parlaklığı var
“Kapitalizmin sonu yaklaşıyor”. En azından Hintli yazar ve küreselleşme karşıtı Arundhati Roy bu konuda emin. Roy’a göre, zenginler kendilerini yoksullardan silahlanarak koruyacak. Roy ile Die Zeit gazetesi için Georg Blume konuştu.
>>>Hintli gözlemciler uzaktan Avrupa’daki krize nasıl bakıyor?
Kriz, bir ülkeden diğerine sıçrayan söndürülmesi güç bir ateş gibi görünüyor. Bana öyle geliyor ki, Avrupa’nın güçlüleri, krizle ciddi anlamda yüzleşmek için çok büyük korku içinde. Kurtarma planları ve polis eylemleriyle sorunu çözeceklerine hâlâ inanıyorlar.
>>>>Avrupalı aydınlanmış, toplumsal bilinç artık cazibesini yitiriyor mu?
Bu çekiciliğe zaten asla güvenilemezdi. Avrupa, bir yandan kendisi için eşitlik ve özgürlük fikrini geliştirirken, başka ülkeleri sömürgeleştiriyordu, soykırımlar işliyor ve kölelik uyguluyordu ve bunlar tasavvur edilemez boyutlardaydı. Bütün halklar tahrip edildi. Belçika, Kongo’da 10 milyon kişiyi öldürdü; Almanya, Batı Afrika’da Hereroların kökünü kuruttu.
>>>>Peki, bütün bunların bugünkü Avrupa ile ilgisi ne?
Yavaş, bekleyin biraz. Soykırımlar ham madde tedarikine yaradı. Bu da ihtiyaç fazlası madde üreten Batılı kapitalizmin temellerini atan Sanayi Devrimi’ni yarattı ve bu temel üzerinde Batılı modern demokrasi fikri ortaya çıktı. Bu kapitalizm işte bizim bugünkü ekolojik ve ekonomik krizi ortaya çıkardı.
>>>>Ama bu zamana kadar işleyen bir Avrupa modeli vardı: Ulusların birliği olarak AB savaşa karşı karar aldı. Bu model bugün Avrupa ötesine de yayılamaz mı?
Bu model, iki dünya savaşı ve Holocaust üzerine kuruldu. Ama bana öyle geliyor ki, AB sanki parasal değerlerin, herkes için daha iyi bir yaşam vaadinin üzerinde ayakta duruyor. Ama bu vaatler bugün silikleşti ve bunun için ayrılıklar ve gerginlikler kesin görülüyor.
>>>>Şimdiki Avrupa ve Hindistan zaten idare edebilmek için çok büyük değil mi?
Egemenler bugün ne Avrupalı ne de Hindistanlı olarak düşünüyor, aksine global düşünüyor. Hükümetlerimiz uzun süredir bankalar ve çok uluslu şirketler tarafından kontrol ediliyor. Bana bazen öyle geliyor ki, bütün ulusların elitleri uzayda yeni bir ulus oluşturmuş. Oradan dünyadaki uşaklarına bakıyorlar. Protesto mu var; ordularını, polisini ve güvenlik güçlerini gönderiyorlar. Ama her şeye rağmen uşaklar daha da huzursuzlaşıyor. Ufukta ayaklanmanın parlaklığı var. Şimdi uzun süredir bulunduğum ABD’de sokağın dili değişti. Bu zamana kadar böyle bir şey hayal bile edilemezdi.
>>>>Batı’da bir protesto hareketi mi bekliyorsunuz?
Bu zamana kadar sosyalizme inanmanın AIDS’ten daha tehlikeli olduğuna inandırılmış ABD’li öğrencilerin birden bire ‘sınıf savaşı’ sloganlarıyla sokağa çıkacağını kim düşünebilirdi ki? Büyük değişiklikler olmazsa bu düzen yıkılacaktır.
>>>>Herkes daha mı yoksullaşacak yoksa zenginlik adaletli mi bölüşülecek?
Ya tamamen bir çöküş olacak ya da zenginlerin sadece silahlı koruma altında yaşayabildiği; silahlıdan barışçıla, militandan teröristliğe kadar her türlü direnişin savuşturulduğu militarist bölgeler oluşacak. Bu tür savaş Hindistan’da şimdiden yaşanıyor.
>>>>Öyleyse artık kriz yönetimine değil, devrime inanıyorsunuz?
Yeni bir tahayyüle ihtiyacımız var; ilerlemenin, özgürlüğün, eşitlik, uygarlık ve yeryüzündeki mutluluğun anlamının yeniden tanımlanmasına ihtiyacımız var. Sınırsız bireycilik zamanı geçti. Ben bununla birlikte etik bir yenilenmeyi savunmuyorum ya da insanların iyi yanlarına da seslenmiyorum. Sadece şunu söylüyorum: Her şey böyle görülüyorsa, bir şeyler gerçekleşecek. Avrupa sadece bir başlangıç
MICHAEL HARDT: Temsili demokrasi dönemi bitti
Antonio Negri ile on yıl önceden bugünkü yaşadıklarımıza ışık tutan kült kitap ‘İmparatorluk’u yazan Michael Hardt finans kapitale karşı geliştirilen hareketleri analiz ediyor. Küreselleşme karşıtı Hardt ile die Tageszeitung gazetesinden Tania Martini konuştu.
>>>Birçok kişi siyaseti finans kapitalin baskısı altında görüyor. Finans kapital sık sık ‘asıl kötü’ olarak lanse ediliyor.
Reel ekonomiyi savunmak için reel olmayan ekonomiyi eleştirmek neredeyse bir klişe halini aldı. Ama bu ayrıştırma doğru değil, reel ekonomi denen şey büyük oranda artık ‘hayali ekonominin’ ürünlerinden oluşuyor. Reel ekonomiyi hayali ekonomiden ayırabileceğimiz ve 20. yüzyılın ortalarındaki reel ekonomiye dönebileceğimiz düşüncesine inanmak yanlış. Kapitalizm böyle işlemiyor. Bu tür bir ayrım yanıltıcı ve mistik.
>>>>Ne açıdan?
Bu düşünce kapitalizmi finans kapital üzerinden yarı suçsuz hale getiriyor. Ancak, geri dönülmek istenen bu durum yok artık.
>>>>Slavoj Zizek gibi bazı sol entelektüeller kapitalizm ile demokrasi arasındaki evliliğin sonuna gelindiğinden bahsediyor.
Beni ister Tunus, Mısır, İspanya, Yunanistan isterse ABD’de 2011 yılı içindeki mücadeleler döngüsünde en çok ilgilendiren şey, var olan rejimlere karşı yapılan güncel eleştiriler ve bu eleştiriler sonucunda oluşan ‘gerçek demokrasi’ talebiydi.
İspanya’daki gösterilerde ortaya çıkan “Gerçek demokrasi şimdi” sloganı birçoklarınca başta oldukça naif görüldü. Şimdi, görüldü ki, demokrasi konseptinin rehabilitasyonu ve gerçek demokrasi talebi, mevcut mücadeleler döngüsünde yeni bir şey.
>>>>Birçok solcu eleştirmen, protestocuların temiz ve insancıl kapitalizm için gösteri düzenlediklerini, kapitalizme karşı olmadıklarını söylüyor.
Bu mücadeleler hakkında bu tür bir genelleme yapılabileceğine inanmıyorum.
>>>>Peki, onları bir arada tutan asıl şey ne?
Onları birleştiren şey, toplumsal eşitsizlik ve borç toplumu eleştirisi… En önemlisi ise, temsili demokrasiye getirdikleri eleştiri. Bunun karşısına gerçek demokrasi talebini koyuyorlar. Temsiliyet eleştirisi İspanyolların 15 Mayıs hareketinde açık bir biçimde vurgulandı, Occupy Wall Street tarafından kısmen üstlenildi.
>>>>Neredeyse Avrupa’nın bütün ülkelerinde güçlü sağcı hareketler var. Orta sınıfın büyük bir kısmı sürekli proletaryaya doğru kayıyor, metropollerde bir yandan soylulaştırma bir yandan da geçicileştirme yaşıyoruz. Mücadelelerin gelişimiyle ilgili iyimserliğiniz neye dayanıyor?
Avrupa, her geçen gün neredeyse ABD’de olduğu gibi, zengin ve yoksul bölünmesinin kemikleşmesini yaşıyor. Toplumsal eşitsizlik aşırı büyüyor. İyimser ya da kötümser olmam yalnızca mücadelenin durumuna bağlı. Bu anlamda bu yıl çok verimli bir yıldı.
>>>>Sağcılarda da uluslararası kapitalizme karşı antikapitalist sloganlar duyuluyor. Buna karşılık bugünkü kapitalizm ırkçılığı kaldıramaz, hareketlilik ve açıklık övülen özellikler arasında. Birçok solcu ise, bir ulusal sığınağın hayalini kuruyor…
Bütün sol perspektifler sol ve ileri değil. Ama bu sadece bizim daha fazla mücadele vermemiz gerektiğini gösteriyor. Bir ileri hatta komünist ajanda, kapitalizmin ürettiği her şeyi kötü göstermek zorunda değil. Antikapitalist olmanın iki türü var. Birinci türü boksör, her şeyi reddetmeden oluşur. Diğer tür ise, kendini dışarıda bırakma imajında değildir. Marx da kapitalist toplumun sunduğu birçok şeyin yeni ve daha iyi bir topluma ulaşmada kullanılabileceğini düşünüyordu. ‘Komünist Manifesto’dan sık sık alıntılanan ‘burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını hazırladığına’ dair bölüm bununla ilgili. Ama daha fazlası, Marx’ta da bu böyle, kapitalizm sadece kendi mezar kazıcılarını yetiştirmiyor, yeni ve demokratik toplumun da temellerini oluşturuyor.
>>>Bu anlamda kapitalizm ütopik bir potansiyele mi sahip?
Ben buna böyle demezdim. Kapitalizm eşitsizlik ve sömürüye dayanır. Bir ütopya var, belki kapitalist toplumdan çıkıp gelebilir. Ben böyle derdim.
Selami İnce_Birgün