10.2.12

AKP GENÇLİK KOLLARI: RTE DÜNYALI DEĞİL! Peki nereli ?

Uzgörü sahibi bir arkadaşımız var, aklımızın ermediği şeyleri danıştığımız bir clairvoyant. Yaşı genç, ama bilge, kafa zehir gibi. Ona sormuştuk, “nasıl oluyor da o yazıları yazıyorlar?” diye. İsimleri lâzım değil, onca yılın namlı solcu ve hatta Marksist kalemleri... “AKP muhafaza kâr-demokrat değil, devrimci-demokrat, Türkiye’ye demokrasi getiriyor” mu istersiniz, “devrim niteliğinde yasalar çıkıyor”lar mı? Ve daha neler neler. Yeni Türkiye’ler, ileri demokrasiler... Uzatmayalım, “nasıl oluyor da böyle yazıyorlar” dediğimizde, kısacık ve özlü bir cevap verdi bizim clairvoyant. “Abi” dedi, “biliyorsunuz, çip teknolojisi çok gelişti”
 
İşte bir aydınlanma ânı. Tabii ya, çip teknolojisi! Beyine bir çip yerleştiriyorlar...
 
Geçenlerde aynı ayarda bir aydınlanma ânı daha yaşadık. PınarÖğünç’ün haberini (Radikal, 9 Ocak 2012) okuyunca, yine “tabii ya” olduk. AKP Gençlik Kolları’nın üyelerinden biri, son zamanların revaçta olan “Messi mi, Ronaldo mu?” bahsindeki sakızı çiğneyip “Ronaldo dünyanın en iyi futbolcusu, Messi bu dünyadan değil”den hareketle şöyle demiş: “Davutoğlu iyi siyasetçi, Erdoğan bu dünyadan değil.”
 
Aydınlanma anlarının sebeb-i hikmeti böyle meseller değil mi zaten?
 
“Erdoğan dünyalı değil”. O halde? Peki, nereli? Ve asıl derin soru: Peki, insan mı?
 
Birden resim netleşir gibi oldu. Aslında şüphelenmiyor değildik. Mesela, bir dünyalı kediye benzetilerek karikatürü yapıldı diye bu kadar öfkelenir mi? “Ankara uzay ve uydu başkenti olacak” demeciyle de hepten işkillenmiştik.
 
Fakat Messi-Erdoğan paralelliği (paralel evrenler?) hiç aklımıza gelmemişti. Futboldan az çok anladığımızdan olmalı, ayrı evrenlerin insanları (insan lafın gelişi tabii) gibi geliyordu. Bir Messi’yi gözünüzün önüne getirin, bir de berikini (ötekileştirmeyelim). Biri neredeyse Maradona’yı cebinden çıkaracak kalibrede, şöhretin bini bir para. Gelgelelim, ne kibirin zerresi var, ne de külhanlığın katresi. Vücut dilinin sempatikliği de cabası. Berikine gelince, sempatik bulmak için partili ve/veya kanaat önderi ve/veya köşe yazarı olmak gerekiyor. Üçünü birden olanlar (bkz. örnekleri), üçün ikisi olanlar (bkz. örnekleri, özellikle soldan devşirilenler) ve sadece biriyle yetinmek durumunda olanlar var. Hangisinden olursa olsun, hepsi şu ya da bu ölçüde iktidar nimetlerinden sebepleniyor. Onlar bile sempatik bulmakta zorlanıyor. Zor zanaat tabii, ama neticede azim meselesi, olur mu olur. Oluyor nitekim (bkz. örnekleri).
 
Messi demiştik, daha 23 yaşında ve bu hafta üçüncü defa yılın futbolcusu seçildi. Berikine gelince, “kazma” tabir edilen tarzda bir defans oyuncusuydu, Servet Çetin’in amatör küme versiyonu ya da Erman Toroğlu’nun gençlik hali misali. Şekilde görüldüğü gibi, söz konusu iki isim de dünyalı değil, ama bu, ikisinin de insan olmaması (veya olması) yahut aynı gezegenden olması anlamına gelmiyor. Messi’nin nereli olduğunun bir önemi yok, Dünya Kupası’nı saymazsak. Ve fakat, berikinin nereli olduğu ziyadesiyle önemli. Memleket yönetiyor neticede. (“Benim işim Türkiye’yi pazarlamak”.)
 
Önemli bir netice. Dünyalı değilse, nereli? Peki, insan mı? Dahası, çip teknolojisiyle ilişkisi ne merkezde? Yoksa üst-insan mı?    
 
Araştırmak lâzım. Express de öyle yapıyor. Metodumuz “olmayana ergi” metodu. Önce “ne olmadığına” bakalım. Kendi ifadesi: “Ne yahudiliğimiz, ne Ermeniliğimiz, afedersin, ne Rumluğumuz kaldı”.Madem metod dedik, mantıklı mantıklı ilerleyelim.
 
“TERS MIKNATISLANMA”
Uzaylı deyince “Uzay Yolu”nun Mr. Spock’ı geliyor akla, Mr. Spock denince de mantık... Malûm, Volkan adlı gezegenden olduğu için dünyalılara ters bir mantığı var sivri kulaklının. Erdoğan’ın mantığı da öyle. Öyleyse, o da Volkanlı olabilir mi? Kritik soru...
 
Gezegenin adı gibi, o da patlamaya hazır. Kâh fıtrattan, kâh artistlikten. (“Öfke bir hitabet sanatıdır.”)
 
Mr. Spock ise, dünyalı gözüyle, fazla soğukkanlı ve mantığı bir acayip. Ama o bile şaşar herhalde Erdoğan’ın mantıklarına. Bilhassa çoğul kullanıyoruz, Erdoğan’da mantık çok. Aynı konuda birçok mantık yürütebiliyor, araya zaman girince mantıklar çeşitlenebiliyor. Önceki mantıkla sonraki, bizzat kendisinin tabiriyle –bağlam başka da olsa– söylersek, “ters mıknatıslanma”ya yol açıyor haliyle.
 
Mesela: “NATO’nun ne işi var Libya’da? Böyle saçmalık olur mu yahu? Bakın, biz Türkiye olarak buna kesinlikle karşıyız, konuşulamaz, düşünülemez.” Güzel mantık, ne işi var NATO’nun Libya’da? Fakat sonra... Hadi bakalım, ters mıknatıslanma.
 
Mesela: “Böyle proje mi olur? Bu kiminle konuşulmuş? Bedelli askerlik olur mu, olmaz mı? Bu ne getirir, ne götürür?
Bu ülkede parası olan var, olmayan var. Şimdi kalkıp da ‘parası olana buyur kullan’ diyeceksin, parası olmayana ‘o da gitsin yapsın’ diyeceksin. Bunu adalet terazisine oturtmak zorundasınız. Benim vatandaşımın bir kesimini mağdur etmeyeceğimizi bilseydik, bugüne kadar çoktan hallederdik... Böyle bir sorumluluğun altına Tayyip Erdoğan olarak giremem. Referanduma götürürüz
.”
 
Güzel mantık. Fakat sonra... Yine bir ters mıknatıslanma: “Askerlik hizmetinin ciddiyetinin zedelenmesine de, istismara da asla müsaade etmedik, asla müsaade etmeyiz. Bedelli askerlik uygulamasının ülkemize, milletimize, gençlerimize, onların ailelerine hayırlı olmasını diliyorum.
 
Mesela: “Ucu nereye giderse gitsin, üstüne gideceğiz.” Konu, Şemdinli’deki Umut Kitabevi’nde iki kişinin hayatına mâlolan patlama ve Şemdinli halkının olay yerinde suçüstü yakaladığı iki JİTEM elemanı. Fakat sonra... “Şemdinli halkı tanıklık yapamaz.” İşin ucu “Dolmabahçe mutabakatına” gidince ters mıknatıslanma kaçınılmaz.
 
Mesela: “Şike operasyonunu bir arınma, temizlenme süreci olarak değerlendiriyorum. Federasyon şu anda kılı kırk yararak süreci götürüyor. Yasal düzenleme ile önleri çok açık. Bütün mesele bu noktada...
Yargının vermiş olduğu bir karar. Bunu olgunlukla karşılamamız lâzım.
 
Fakat sonra... Yine tornistan. Cezaları asgariye indiren yeni yasal düzenleme... Cumhurbaşkanının vetosuna rağmen parti kurmaylarına kesin talimat: “Aynen geçirin.” Federasyonun önü eski yasayla “çok açık”tı, yeni yasayla yayla... 

MR. SPOCK’TAN SARI ZEYBEĞE
Mr. Spock’a dönelim. Onun o acayip, insaniyetten muaf mantığı, hükümetin protesto edildiği bir gösteride, bir emekli öğretmenin polisin biber gazıyla hayatını kaybetmesi üzerine şu cümleyi kurabilir mi? “Hopa’da bir tanesi de kalp krizi geçirmiş, ölmüş. Üzerinde durma gereği duymuyorum.” Ya da polisten yediği öldüresiye dayakla kalça kemiği kırılan bir yurttaş hakkında konuşurken şu soru aklına gelebilir mi? “Kız mıdır, kadın mıdır?
 
Mr. Spock, ki insan değil, böyle bir mantık yürütebilir mi? Erdoğan insan olduğu için mi böyle düşünebiliyor, yoksa insan değil de uzaylı olduğu için mi? Zor soru. Öyle ya da böyle, Mr. Spock’la aynı gezegenden olmadıkları kesin. Volkanlı mantığı şu cümleyi nasıl kursun? “Hem laik, hem Müslüman olunmaz. Ya Müslüman olacaksın ya laik. İkisi bir arada olunca ters mıknatıslanma yapar. Mümkün değil.” Ya da şu cümleyi: “Demokrasi bir tramvaydır, gideceğiniz yere kadar gider, orada inersiniz.
 
Değil Volkan ahalisi, böyle mantıklara aşina olan Türkiye ahalisi bile yeni yeni idrak ediyor bu mantığın “alt metni”ni. İdris Naim Şahin, Ali Bayramoğlu (kanaat önderi & köşe yazarı) kendisi hakkında “marangozluk hatası mı, yoksa marangozun tarzı mı?” diye soradursun, tramvaydan çoktan inildiğini, Goebbels’vari bir bildiriyle ilan etti bile. Ama zaten AKP’yle demokrasi arasında  ters mıknatıslanma en baştan beri mevcuttu.
 
Hal böyle olunca, şu soru da akla geliyor tabii: Erdoğan, Atatürk’ün gezegeninden mi yoksa? Malûm, onun da demir yumrukla yönettiği partiyle demokrasi arasında ters mıknatıslanma vardı.
Şimdi, İslâmcı mahfillerden bile AKP’ye ve Erdoğan’a “yeşil Kemalizm”, “neo-İttihatçılık” eleştirileri yükseldiğine göre...
 
Emektar okurlar hatırlar, Ardahan Damal’da her yıl 15 Haziran - 15 Temmuz arasında Karadağ sırtlarında Atatürk’ün siluetinin belirmesi (“aynı dağın yeliyiz biz”) dolayısıyla düzenlenen bandolu, mızıkalı şenlikler üzerine yaptığımız araştırmada, Sirius UFO Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı Haktan Akdoğan’a “ulu önder”in uzaylı olup olmadığını sormuştuk. Aldığımız cevap kulağımızda: “Elbette.”
 
İkisinin de tek adam olması... Güçler ayrımına değil, güçler birliğine inanması... Başta Kürt meselesi olmak üzere hemen her konuda “tekçi”likte kararlı olması... Bu verilere bakıldığında, aynı gezegenden olmaları ihtimal dahilinde görünüyor. Fakat aksi yönde de kuvvetli kanıtlar mevcut. Mesela:
Bu işin sulusuna da, kurusuna da karşıyım. Objektif tıp temsilcilerinden ‘bu faydalı’ diyeni görmedim. ‘Belli miktarda alınırsa faydalıdır’ diyeni de var. Sen bunları meyveden elde etmiyor musun? Üzümden elde etmiyor musun? Onları ye!” 
 
“Sarı Zeybek” yer mi? Karga kovalar gibi kovalar gezegeninden bu mavalı okuyanı. Hangi gezegenin ahalisi yer? Dünyada bile az bulunur bu mantık. Yalnız o bahiste mi? Buyrun buradan yakın: “Sigara tüketimi artık terör kadar, hatta ve hatta terörden bile daha zararlı boyutlara ulaşmıştır. Terörle mücadele kadar önem kazanmıştır... Benim toplantılarda sigara içilmez. Çünkü sağlıklı düşüneceksen sigara içmeyeceksin. Sigara paketini gördüğüm zaman hemen o vatan daşa ‘gel bir anlaşma yapalım’ diyorum. İknaya başlıyoruz. Şu ana kadar verdiğimiz mücadeleden güzel neticeler aldık. Elinden sigara paketini alıyorum, üstüne ismini yazıyoruz, ‘sigarayı bıraktım’ dedirtiyoruz, tarihini yazıyoruz, imzasını alıyoruz.”    

GEZEGEN “1984”
Bu söylem, bu ikna metodu, şimdiye kadarki varsayımları boşa çıkarıyor. Erdoğan’ın gezegeni olsa olsa Orwell’in “1984”ü olabilir. 
 
Orada da iş sigarayla kalmıyor, burada olduğu gibi. “Bazı kitaplar bombadan daha tesirli.” Konumuz Ahmet Şık’ın kitabı: “Bombayı kullanmak suçtur. Ama, bombanın hazırlanmasındaki malzemeleri kullanmak da suçtur.
 
Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde, bir kitaba daha yayınlanmadan el konmasını böyle izah ediyor. Avrupalı parlamenterler, haliyle, Erdoğan’ın sevdiği deyişle, Fransız kalıyor hadiseye. Fransız kaldıkları başka hadiseler de var tabii. Örneğin, onca gazetecinin ve seçil miş siyasetçinin infaza dönüşen tutukluluk süreleri. Onun da izahı var: “Terör faaliyeti...” Derken, emekli Genelkurmay Başkanı da aynı iddiayla tutuklanıyor. Gelsin lahana turşusu: “Tutuksuz yargılanmalıdır. Benim ilkem hep bu olmuştur.” Madem öyleydi, bunca zamandır buncatutuklu için niye bu ilkeden hiç bahsetmemişti? Dahası, Ergenekon davası için niye “ben bu davanın savcısıyım” demişti? Genlerinde “1984” olduğundan olabilir.
 
O gezegenin alâmet-i farikalarından biri “Düşünce Polisi”. En mahrem iletişimden kamusal iletişime, sarfedilen her söz takibe alınıp icabına bakılıyor. Ve tabii ki, nelerin zinhar söylenmeyeceği, nelerin mutlaka söylenmesi gerektiği medyaya dikte ediliyor. “Elbette medyamıza müdahale arzusunda değiliz ama, medyamız da millî duruş sergilesin.” Nitekim, Uludere katliamında medya hazırola geçip millî duruş sergiliyor. Gün boyunca çıt çıkmıyor; haber kanalları Şırnak valisinin açıklamasını bile görmezden, duymazdan gelmeye çabalıyor.
 
Saatler ilerledikçe mızrak çuvala sığmaz oluyor, sosyal medya katliam haberiyle çalkalanıyor. Gazeteler, televizyonlar hükümetten yeşil ışık bekliyor. Başbakandan tık yok. Cuma namazı çıkışında ayakkabısını giyerken muhabirlerin sorusu üzerine, def-i bela kabilinden bir açıklama yapıyor, “istihbarat” diyor, “kaçakçı gruplar” diyor, “katırlar” diyor, Gediktepe ve Hantepe hatırlatması yapıyor, neden sonra ölenleri ve ailelerini hatırlıyor. “Bu noktada üzüntümüz büyüktür...
 
Taziyeyi kısa kesip gürlüyor, siyasî iktidarı koruyup kollama adına “millî duruş”un dışına çıkma ayrıcalığını cesa retle kullanan gazeteye haddini hududunu bildiriyor. Ertesi gün de 35 sivil insanı bombalayarak katleden silahlı kuvvetlere, inceleme başlattıkları için, genelkurmay başkanının şahsında teşekkür ediyor, “medyaya rağmen” diye eklemeyi de ihmal etmiyor.
 
DİLİN BOĞUMLARI
“1984” gezegeninin dili “Newspeak”, düz çeviriyle  “yeni lisan”. Erdoğan’ın dili de bir nevi “Newspeak”. Galizliği, şiddeti bir yana, sentaksı dilbilimsel mânâda enteresan. Anahtar sözcüklerden biri “noktasında”; her durumun bir “noktasında”sı var. Erdoğan, bir cümleye başlayıp “noktasında” deme noktasına geldiği noktada, dinleyenler hemen anlıyor, havanda su dövme noktasındayız. Yarım cümleler art arda sökün ediyor, birtakım manyelli sözcükler havada uçuşuyor. Ve ileti gayet net iletiliyor. Algılar harekete geçiriliyor, mantık kitleniyor.
Özgürlükler noktasında, demokratik parlamenter sistem içerisinde... Ak Parti kimin şahsında var? Milletin şahsında var. Yani Türkiye, her alanda Ergenekon’du, Balyoz’du, şuydu, buydu, vesaire gibi bir çok alanlarda olduğu gibi, çok sorunlu alanları temizleyerek...
 
Yüzde 10’u halk koymadı. Biz de yüzde 10’la geldik. 16 ayda iktidar olduk. Nasıl olduk? Sağ, sol kanatta kalmadık, merkezde kaldık. Herkesi kucakladık. Yüzde 10 barajını indirmek demokrasiyle ilintili değildir. Barajı gerekirse biz düşürürüz, halkımız isterse düşürürüz, isterse olduğu gibi tutarız...
 
“Bugüne kadar niçin oraları SİT alanı ilân etmediniz de HES çalışması başlayınca kalktınız ilân ediyorsunuz? Bu ülkede ‘su akar, Türk bakar’ mantığıyla suya yaklaştık. Artık ‘su akar, Türk yapar’ demeye başladık. Şimdi de önümüz kesiliyor. Bu sularımız denizlere boşuna akıp gitmesin, bunlardan hep birlikte istifade edelim.” 

“Yapılabilecek tüm jestleri yaptık. Kopenhag kriterlerini yerine getirdik. Artık Avrupa’dan delikanlılık bekliyoruz.”
 
Özellikle takıntılı olduğu konularda “Newspeak” alıp başını gidiyor. 
 
Aile (Münevver Karabulut cinayeti üzerine): “Sınırsız, kontrolsüz bir ahlâkî erozyonun olduğu yapılanma bizi dertlendiriyor. Aileye sahip çıkacağız. Kendi başına bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya. Davulcu, zurnacı kızmasın. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz.”
 
Kadın sığınma evleri: “Bu sığınma kelimesinden rahatsız oluyorum. Bizim kadınımız sığınamaz.”
 
Kadın-erkek eşitliği: “Bir şeye çok hayret ediyorum. Bazı bayanlar ekranlarda kadın-erkek eşitliği diyor. Eşit haklara falan eyvallah ama, diğeri yaradılışa ters. Ben zaten kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum. Onun için fırsat eşitliği demeyi tercih ediyorum. Kadınlar ve erkekler farklıdır, birbirlerinin mütemmimidir.”
 
İşçi eylemleri: “Ayaklar baş olursa kıyamet kopar.”
 
Çevreci eylemler: “Nükleer santral için riskli diyorlar, o zaman evinize Aygaz tüpü de koymayın, kozmetik dünyada böyle sıkıntılar var.”
 
Sol örgütler: “Bir inşaatta dev bir CHP pankartı, yanında Halkevleri’nin afişleri, yine bez pankart. Onda şu yazıyor: ‘Tek yol sokak, tek yol devrim’... ‘Tek yol sandık’ demiyor. ‘Tek yol demokrasi’ demiyor. Biz bunların devrimden ne anladıklarını, ne anlatmaya çalıştıklarını biliriz. Eğer sen Konya’ya hızlı treni getiriyorsan, bunun adı devrimdir. İşte biz bunu yapıyoruz.”
 
Alevîler (Kemal Kılıçdaroğlu’nun şahsında): “Camiye hakaret ettiler. Allahutealâya dil uzattılar. İtikadımıza ters konuşuyor. Kendisi Alevîdir. Haydi ellerinizi göreyim. Maşallah, maşallah. İnşallah daha iyi olacak. Elhamdülillah.”

BURASI TLÖN, BURADAN ÇIKIŞ YOK!
Bütün bunlar Erdoğan’ın “1984”le yakından irtibatlı olduğunu gösteriyor. Peki, oralı mı, yoksa sadece örnek mi alıyor?
 
Bir ihtimal daha var: “Tlön”. Borges’in “Tlön, Uqbar, Orbis Tertius” adlı eserinde anlattığı gezegen...
 
“Tlön”ün en önemli özelliği dili. “Tlönce”de nesnelerin ismi yok, sıfatları  var. Nesnelerin ismi yok, çünkü “Tlön”de bilim yok. Tek istisna psikoloji, “algı bilimi”. Algılar da, malûm, sıfatlarla oluşuyor. Nesneler, olgular o sıfatlarla algılanıyor. Memlekete “Tlön” ve “Tlönce”den bakınca, “psikolojik harekât”tan “kara propaganda”ya, yeni Türkiye’nin yeni lisanı daha bir anlaşılır oluyor. Ve tabii ekranlarda, gazetelerde gördüğümüz “olgu”ların aslı astarı da.
 
“Büyük resim”e bu zaviyeden bakıldığında, Erdoğan’ın nereli olduğuna dair en güçlü ihtimal, “Tlön” olarak beliriyor. Kim bilir, belki de “Newspeak Tlönce” kırması bir dilin konuşulduğu, “1984”le “Tlön”ün sentezlendiği (“akıllı tasarım”) bir gezegen vardır uzayda. Erdoğan da oradan gelmiş, daha doğrusugönderilmiş olabilir.   
 
Ama, malûm, aslolan insanın (insan lafın gelişi) nereli olduğu değil, “ne” olduğu. “Ne” Sartreyen anlamda elbette: “Ne yaparsan osun.” Bu anlamda, Erdoğan’a insan denebilir mi? Zor. Bize kalırsa, insan değil, üst-insan. Almancadaki deyişle “übermensch”. Öyle olmasa, oyların yüzde 50’sini alabilir mi?
 
Evet, çip teknolojisi çok gelişti. Bazı kıdemli sol teorisyenlerin AKP ve Erdoğan’ın “devrimci demokrat” olduğunu söylemelerinin sebebi çip teknolojisiyse, söz konusu yüzde 50’nin hatırı sayılır bir kısmı için de aynı sebep geçerli olabilir.
 
“Übermensh”e gelince, İdris Naim Şahin’in Goebbels’inkileri aratmayan bildirisinden âlâ izah mı olur?
 
Kim bilir, belki de insandır, ama ona da çip koymuşlardır. “Tlön”lüler...
 

eXpress/Ocak 2012