Hırsız girdiği mahallede ev seçmez. Kapısını açık bulduğu eve
girer. Ancak kapısı açık ev bulamazsa herhangi bir eve girmeye çalışır.
AKP, 2002’de Türkiye genel seçimlerinden tek başına iktidarı alarak
çıktığında sanırım hiçbirimiz iktidar partisinin kapıyı sonuna kadar
açacağını tahmin etmemiştik. Kemalizmin kapitalizmle stratejik
ortaklığına dayanan ‘vatan’ serüveni AKP’nin model ortaklığıyla başka
bir form aldı. 10. yılında siyasi iktidarın açık bıraktığı kapıdan
yüzlerce uluslararası şirket daha içeriye girdi. Hiçbir vergi yükünün
getirilmediği bu şirketler, karşılarında esaslı bir muhalefet
görmedikleri için toplumun yaşam alanlarına müdahale etmeyi başardı.
Piyasayı yönetmeye inanmayan AKP, toplumu piyasa eliyle yönetmeye
inandı. Zannediyorum ne Menderes ne de Özal, piyasa mekanizmasının
önünde bu kadar tapınmadılar. AKP iktidarı ve lideri bununla da
yetinmedi. Kendine Ortadoğu coğrafyasında bulunmaz bir rol biçti.
İsrail’le kavga eder bir görüntüde Müslüman kitleleri arkasına alan
lider ve partisi bölgede yaşayan halkları işaret ederek, kapitalistlere
‘bensiz buraya giremezsiniz’ dedi.
Türkiye’nin önemli bir bölümü sıcak paranın estirdiği rüzgârdan çok
haz etmiş olacak ki kapitalistleşmeye ayak uyduruyor. Aslında kredi
kartları ve çekler ‘patlıyor’, farklı sebeplerle alınmak zorunda
hissedilen kredilerin geri ödemesi aksıyor. Bir önceki dönemde devletin
yaşadığı krizden daha büyüğünü bugün yurttaş yaşıyor. Ama borçları
yurttaşları arasında dağıtma eğiliminde bulunan her piyasacı iktidar
gibi AKP de bu işin planlama ayağını çok iyi yönetiyor.
ÖNCE CEPLERE SONRA BEYİNLERE
Özellikle büyük kentlerde açık hava reklamcılığı büyük bir hızla gelişiyor. Kent merkezlerinde; binaların ‘önemli’ cepheleri reklamla giydiriliyor, sokak köşelerine ışıklı tabelalar yerleştiriliyor. Yazılı ve görsel basında reklam alanları çeşitlendiriliyor. Dizilerin içine reklam serpiştiriliyor, oyuncular sponsorlardan yatak ve hamburger alıyor. Müşterinin algıları yönetiliyor.
ÖNCE CEPLERE SONRA BEYİNLERE
Özellikle büyük kentlerde açık hava reklamcılığı büyük bir hızla gelişiyor. Kent merkezlerinde; binaların ‘önemli’ cepheleri reklamla giydiriliyor, sokak köşelerine ışıklı tabelalar yerleştiriliyor. Yazılı ve görsel basında reklam alanları çeşitlendiriliyor. Dizilerin içine reklam serpiştiriliyor, oyuncular sponsorlardan yatak ve hamburger alıyor. Müşterinin algıları yönetiliyor.
Banka çalışanlarına getirilen ‘yeni kredi kartı müşterisi’ kotası
artırılıyor. Bankalar tarafından olur olmadık ücret kalemleri
çıkartılarak tüketicinin cebinden parası çalınıyor. Çalışma saatleri
ağırlaştırılıyor, çalışanların mesai kavramı iğdiş ediliyor. İşsiz
sayısı arttıkça işverenin eli rahatlıyor. Asgari ücret olabildiğince
aşağıda tutulurken orta sınıfların tüketici davranışları yönlendirilmeye
çalışılıyor. Sigorta şirketleri müşteri kazanmak için saldırıyor.
Acımasız bir rekabet ortalığı kasıp kavuruyor.
Sosyal medyada kullanıcıların eğilimleri veri tabanına
dönüştürülüyor. Bu veri tabanları uluslararası şirketlere satılıyor.
Şirketlerin ürün ve reklam stratejileri tüketicinin eğilimlerine göre
hazırlanıyor. Facebook üzerinde kullanıcılar ‘sanal tarla’ ektikçe
oyunun yaratıcıları milyonlarca dolar kazanıyor. Twitter’da
aktivistlerin ‘tweetledikleri’ ile şirketlerin itibarları kurtarılıyor.
Gençlere, toplumdan sıyrılma hevesi empoze ediliyor. Girişimcilik,
örnek olma, atılım yapma terimleri ‘yenilikçilik’ kavramının altına
sokuluyor. Vahşi kapitalist olmak için risk alma teknikleri öğretiliyor.
Konferanslar, paneller, seminerler daha çok ticaret için. Yurtdışından
getirilen ‘uzmanlar’ piyasa mekanizmasının neresine eklemleneceğimizi
hatırlatıyor. ‘Farklılık’ beyinlerden çıkartılıp ceplere sokulmaya
çalışıldıkça bireyler aynılaşıyor.
Kanıksadığımız cümlelerde hep aynı terimler kullanılıyor; kariyer, maaş, kartvizit ve pozisyon. Sihirli kelimeler havada uçuştukça ne yapmakta olduğumuzu unutturuyor. Gerçeklik uzaklaştıkça algı katılaşıyor. Gündelik koşuşturma içerisinde ne yapmakta olduğunu unutan bireyi tavlamak kolaylaşıyor.
Kanıksadığımız cümlelerde hep aynı terimler kullanılıyor; kariyer, maaş, kartvizit ve pozisyon. Sihirli kelimeler havada uçuştukça ne yapmakta olduğumuzu unutturuyor. Gerçeklik uzaklaştıkça algı katılaşıyor. Gündelik koşuşturma içerisinde ne yapmakta olduğunu unutan bireyi tavlamak kolaylaşıyor.
COPY-PASTE BİR YAŞAM
Mesai bitimine kadar yorulan birey için copy-paste bir yaşamdan daha kolayı olamaz. Uluslararası şirketler bunu biliyor. Bunca yorgunluğun ve hayat koşuşturmasının içinde çokça düşünmeden ve sorgulamadan; haliyle isyan etmeden yaşamak en iyisi. Zaten bir düzen zor kuruluyor. Hem ne var kaldırımı kapatan bir reklam tabelasının varlığında? Kafanızı kaldırıp bakmakta dahi zorlandığınız, üzeri reklamlarla giydirilmiş binaların camlarından içeri daha az güneş ışığı girdiğinde çok şey kaybetmiş olmazsınız. Dizi oyuncusu gerçek hayatında da yatak ve hamburger tüketmiyor mu sanki? Facebook’ta tarla ekip puan topladığınızda arkadaşınızı geçerek 20 saniyelik bir mutluluğa erişebiliyorsunuz, bunu gerçek hayatta yapmak ne zor bir bilseniz…
Mesai bitimine kadar yorulan birey için copy-paste bir yaşamdan daha kolayı olamaz. Uluslararası şirketler bunu biliyor. Bunca yorgunluğun ve hayat koşuşturmasının içinde çokça düşünmeden ve sorgulamadan; haliyle isyan etmeden yaşamak en iyisi. Zaten bir düzen zor kuruluyor. Hem ne var kaldırımı kapatan bir reklam tabelasının varlığında? Kafanızı kaldırıp bakmakta dahi zorlandığınız, üzeri reklamlarla giydirilmiş binaların camlarından içeri daha az güneş ışığı girdiğinde çok şey kaybetmiş olmazsınız. Dizi oyuncusu gerçek hayatında da yatak ve hamburger tüketmiyor mu sanki? Facebook’ta tarla ekip puan topladığınızda arkadaşınızı geçerek 20 saniyelik bir mutluluğa erişebiliyorsunuz, bunu gerçek hayatta yapmak ne zor bir bilseniz…
KİŞİLİĞİNİ YOK SAYMA HALİ
Kapitalizm, cümlesini kurarken öznesini gizli tutar. Hepimiz o öznenin başlarda ‘ben’ olduğunu fark edemeyiz. Kapitalizmin gövdesine yaklaştıkça aynılaşan bir toplum ve farklılaşan bir miktar ‘ben’ vardır. Hiçbir zaman ‘biz’ dahi olamayacak ve hep ‘ben’ olarak kalacak bir miktar ‘ben’. Oradaki gizli özne, bir Kaybedenler Kulübü gecesinde anlatılır: “Bazı insanlar aile kurmaya önem verirler. Bazıları ise başka birtakım şeylere değer verirler. Bunlara değer verirken niye değer verdiğini düşünmez birey. Toplumun içinde erimiş olan birey. Toplum koleje girmeyi değer olarak sunduğu için artık o kişiliğini yok sayma halidir. Koleje girmek için yarışır. Üniversiteye girmek için yarışır. İyi bir işe girmek için yarışır. Güzel bir kadınla evlenmek için yarışır. Devamlı bir yarışma ve kazanma zorunluluğu... Aslında kazanmak nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir Antonius olduğunu düşün. Paris’e geldiğini ve o takın altında olduğunu ve bütün insanların senin altında olduğunu düşün ve gücün en üstünde olduğunu. Yalnız kaldığın o anda ‘ne oldu be, şimdi ne olacak’ diyorsan kaybedensin sen. ”
Kapitalizm, cümlesini kurarken öznesini gizli tutar. Hepimiz o öznenin başlarda ‘ben’ olduğunu fark edemeyiz. Kapitalizmin gövdesine yaklaştıkça aynılaşan bir toplum ve farklılaşan bir miktar ‘ben’ vardır. Hiçbir zaman ‘biz’ dahi olamayacak ve hep ‘ben’ olarak kalacak bir miktar ‘ben’. Oradaki gizli özne, bir Kaybedenler Kulübü gecesinde anlatılır: “Bazı insanlar aile kurmaya önem verirler. Bazıları ise başka birtakım şeylere değer verirler. Bunlara değer verirken niye değer verdiğini düşünmez birey. Toplumun içinde erimiş olan birey. Toplum koleje girmeyi değer olarak sunduğu için artık o kişiliğini yok sayma halidir. Koleje girmek için yarışır. Üniversiteye girmek için yarışır. İyi bir işe girmek için yarışır. Güzel bir kadınla evlenmek için yarışır. Devamlı bir yarışma ve kazanma zorunluluğu... Aslında kazanmak nedir ki? En büyük zaferi kazandığında bir Antonius olduğunu düşün. Paris’e geldiğini ve o takın altında olduğunu ve bütün insanların senin altında olduğunu düşün ve gücün en üstünde olduğunu. Yalnız kaldığın o anda ‘ne oldu be, şimdi ne olacak’ diyorsan kaybedensin sen. ”
twitter.com/erenaksoyoglu