28.4.12

Yeni bir misyon ve şans

Doğanın içişlerinin ifadesi olan diyalektik gerçekliğini bugün tüm olay ve olgularda daha iyi okuyabiliyoruz. Şüphesiz diyalektik gerçeklik ve buna dayanan varlık çözümlemesi yeni olmadığı gibi izlerini insanlığın ilk düşünce-bilinç deneyimlerinde gözlemleyebiliyoruz. Bunu en bariz haliyle insanlığın şuan bilinen ilk inanç-bilinçlenme denemesi ve aynı anlama gelmek üzere varlığı ifade tarzı olan Animizmde görebiliyoruz. Her şeyin kendi öznesi durumunda olduğu ve doğadan kopmayan insanın bu ilk rafine tanımlamasının, “uygarlığın” tüm karalamasına rağmen binlerce yıl aradan sonra, günümüzün bilimsel-felsefi doruğu olan kuantum felsefesiyle aynı gerçekliği ifade etmesi, sınıflı sistemin “ileri” olarak sunduğu “verili” yaşam, algı, olgu ve kavramlar başta olmak üzere bir bütünen mevcut pozisyonu yeniden değerlendirmeyi zorunlu kılıyor.

Doğanın iç işleyişini günümüz biliminin geldiği düzeyle, yeni yeni ifade etmeye çalıştığı yasaların binlerce yıl öncesinin koşullarında hakikate daha yakın tanımlayan insanlığın sırrı, şüphesiz ki doğayla uyumlu yaşaması, doğadan kopmaması ve özel mülkiyet kaynaklı kendini parça olarak bütüne hakim olacak özne olarak görmemesidir. Özcesi insanın kendi doğal mecrasında akmasıdır. Özel mülkiyet ve bunun sistemsel-siyasal formu olan sınıflı toplum temelli devlet olgusunun zühur etmesiyle insanlığın doğal mecrasında akışı da tarihsel-toplumsal olarak yolundan saptı.

Bu sapmanın çözümünün ise yeni bir tarih ve toplum okuması olduğu aşikardır. Toplumun kolektif belleği olan tarih, doğru yazılmadan, yapılan ve yapılacak olan değerlendirme ve çözümlemeler, geliştirilen ideolojik, felsefi, politik tasarımlar; bu düşünsel külliyata binaen teşekkül eden tüm sistemlerde ya sınıflı toplumlarda -kapitalizmde olduğu gibi- toplumsal tükenişe/yok oluşa ya da sınıfsız toplum yaratma adına mücadele edenlerin tüm iyi niyetine rağmen, karşıtına hizmet etmeye ve büyük hayalkırıklığına götürür.

Tarihi yazılmayanlar

Bu bağlamda sınıflı toplum-sistem ile birlikte krallar, beyler, hükümdarlar ve hanların kendi aralarındaki savaşlar, devlet kurup yıkma, katliam ve fütuhat maceraları olarak yazılan “verili” resmi tarihe karşı; dışlanan, baskılanan, ezilen, aşağılanan, cadı, bedevi, barbar, vahşi, baldırı çıplaklar olarak karalanan gerçek özgürlük tutkunu halk ve toplum kesimlerinin mücadele ve tarihlerini yazmak, sadece tarihte yaşanan sapmanın düzeltilmesi değil, eşit ve özgür bir gelecek kurmak için bir o kadar önemlidir. Aksi, özgür, adalet, eşitlik ve daha iyi bir dünya için tarih boyunca mücadele eden, bu uğurda toprağa düşen, gelecek nesillere daha özgür-iyi bir yaşam amacıyla yaşamlarını feda edecek kadar özgürlük yasası-yaşamına sevdalı olanların muazzam mirasına haksızlık olacağı gibi, geride kalanların da özgürlük, adalet, eşitlik gibi insanlık değerlerinden mahrum bir yaşama mahkum edeceğini, dünyamızın geldiği nokta açıkça gözler önüne sermektedir.

Bugün tarihi yazılmayanların tarihine baktığımızda krallar, tiranlara ve diğer tüm egemenlere karşı sürekli bir mücadele ve direniş sahibi olduğunu görüyoruz. Çoğu zaman muvaffak olmasalar da cadılar, barbarlar, vahşiler, baldırı çıplaklar, asi, şaki, eşkiyalar, mezhep, aşiret, kabile, ezilen sınıflar, köylüler, köleler, egemenlerin korkulu rüyası, karabasanı olmuşlardır. Egemenleri onlarca metre yükseklik ve genişlikteki kale duvarlarının arkasına hapseden bu toplumsal kesimler, onlara adeta kök söktürmüşlerdir.

Yeni bir okuma

Diğer önemli bir alan ise bu kesimlerin uğruna mücadele ettikleri toplumsallığın dağıtılmasına yönelik egemenlerin saldırıları olmuştur. Ancak toplumun kendini korumaya yönelik tüm bu mücadele ve tarihleri yazılmasa da, ezilenlerin belleğinde her daim canlı tutulmuş ve fırsatını bulduğunda da kendini gerçekleştirme yoluna girme çabasını vermiştir. Bu kesimlerin mücadelesi içinde 19. yüzyılda mayalanan sosyalizm adeta insanlığın kurtuluş ve özgürlük rüyası olarak 20. yüzyıla damgasını vurmuş. Dünyanın üçte birinde ezilenlerin eşsiz bedel ve emekleriyle iktidara gelen sosyalizm, yüz elli yıllık mücadele, yetmiş yıllık iktidar-devlet deneyimine rağmen 20. yüzyılın son çeyreğinde sessiz, sedasız bir sabah Sovyetler’in çöküşüyle çekildi.

Kapitalist çevrelerin karalamalarının dışında bir asra damgasını vuran bir sistemin ardında sosyalistlerce hayalkırıklığını ifade etmenin ötesinde ciddi bir özeleştirinin vuku bulmasına ise son yıllarda rastlayabiliyoruz. Dünyaya hakim olan kapitalizmin, ekoloji, toplumsallık, ekonomi, işsizlik, kadın sorunu başta olmak üzere insanlığı yok oluş noktasına hızla sürüklemesi sosyalizmi her zamankinden daha çok gerekli kıldığı gibi, sosyalistlere de yeni bir misyon ve şans sunmaktadır. Sosyalizmin yapısal sorunlarının tartışılması, eleştirel bir bakışla eksikleri gidermeye yönelik yeni bir okuma, her zamandan daha önemlidir.

İçeriden bir eleştiri

Bu bağlamda son yıllarda geliştirilen çalışmaların tarihe karşı da bir sorumluluk ve katkı olduğu aşikardır. Bu çalışmalardan biri de Suat İncedere ve Erol Dündar tarafından kaleme alınan “Nasıl Bir Sosyalizm İçin... Marksizm ve Sosyalizm Üzerine Eleştirel Notlar” kitabıdır. Belge Yayınları’ndan çıkan kitabın bu alanda yaşanan boşluğun doldurulmasına önemli katkı sunacağını düşünüyorum. Avrupa merkeziyetçiliğinin irdelendiği kitapta, sosyalizmin doğuş mekanı olan bu alandan edindiği yapısal sorunlar, bu yapısal sorunların neticesinde yapılan sosyalist okumanın nasıl da benzer sorunlar ürettiğine dikkat çekiliyor. İçinden çıkılan mekan ve tarihsel sürecin Marksistlere etkisi ve bu etkinin sosyalist mücadeleye sirayetinin mercek altına alındığı kitapta, İncedere ve Dündar, sosyalist önder-parti ve devletlerin dayandığı düz çizgisel tarih-anlayışı, proletarya ile sınırlı toplum tasarımı, ekonomist determinizm ve indirgemeciliği, bunlara binaen geliştirilen strateji ve taktiklerin nasıl zamanla ilkesel düzeye çıkarılarak, komünal topluluk ve kültürlerin kapitalizm etkisine açık hale getirildiğini gözler önüne seriyor. Sosyalist mücadeleyi ısrarla Avrupa sınırları içine hapsetmenin getirdiği sorunlar ve aynı anlama gelmek üzere sosyalizm geleceğini yanlış tarihsel okuma sonucu kapitalizmin gelişmesine bağlamanın sonuçlarına değinilen kitapta, Avrupa’dan miras alınan ben merkezciliğin sosyalist ülkelere sirayeti de Sovyet-Çin pratiğinde inceleniyor. Bir solukta okunabilen kitabın özce sosyalizme sosyalistçe ve içerden eleştiriler barındırdığını belirtebiliriz. Bolu F Tipi Cezaevi ve Kandıra 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde kalan ve 1998 yılından beri tutsak olan Dündar ve İncedere’nin çalışmalarının devamını diler ve bekleriz.Ertuş BOZKURT / Kandıra 1 nolu F Tipi Cezaev_Özgür Gündem