Sonbahar gerçekten geldi. Artık akşamları üşüyoruz, yağmur
bulutlarının biri geliyor, biri gidiyor. Insan, kaldırımları örten
sararmış yapraklara kayıtsız kalamaz ya, mevsimler gibi toplumsal
olayların da insanları derinden etkilediğini düşünürsek, 57. gününe
giren “Açlık Grevleri”ne nasıl kayıtsız kalınabilir ki… Kayıtsız
kalınır, kaldırımları örten sararmış yapraklara kayıtsız kalınabildiği
gibi… Ama ister kayıtsız kalınsın, ister kalınmasın, insanların tümünü
derinden etkiler mevsimler, iklimler, toplumsal olaylar… Açlık Grevleri
de, tıpkı sonbahar gibi geçen her günle birlikte yavaş yavaş ama
derinden etkiliyor bu toprakları…
Yaşar Kemal, “Açlık Grevleri”nin etkisinin bir nesli yok etmeye
varacağından endişelendiğini açıkladı basın toplantısında geçenlerde.
Onun bu çağrısı ve uyarısı, elbette yönetenler tarafından ciddiye
alınmadı. Yönetenler için, bir nesli yok etmek ya da yok etmemek değil
ki mesele. Kendilerince yüksek gördükleri idealler ve çıkarlar uğruna
devletler kaç nesli harcadı, yok etti bugüne kadar. Zaten bu
topraklarda nesiller ya savaşlarda yok edildi, ya da askeri darbelerde
harcandı bol bol. Sadece darbe dönemlerinde değil, darbe sonrası
yaratılan siyasi iklim de nesillere iyi gelmedi hiç. Mesela fiziki
antropoloji alanında çalışmalar yapan bir antropolog, Türkiye’deki baskı
ve stres dolu atmosferin fiziksel açıdan da yeni nesilleri etkilediğini
ve boylarının diğer Avrupa ülkelerine göre daha kısa kaldığından
bahsetmişti bana. Sadece beslenme ya da genler değil, siyasi ve kültürel
baskı ortamı da, insanların fiziksel gelişimini etkilerken, ruhsal
gelişimini nasıl etkilediğini varın siz düşünün.
“Açlık Grevleri” devam eder ve siyasi iktidar ölümlerin önüne
geçemezse, bu topraklarda hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını,
barışın, sararmış yaprakların kaldırımları örtmesi gibi, ölümlerin
altında kalacağı kesin. “Açlık Grevleri”nin talepleri size makul
gelmeyebilir, hatta karşı da olabilirsiniz. Ama gözünüzün önünde aç
kalarak ölüme giden insanlara karşı kayıtsız kalabiliyor ve onların
kendi tercihleriyle böyle bir ölümü arzuladığını düşünüyorsanız, büyük
bir yanılgı içinde olduğunuzu bilmeniz ve böyle düşündüğünüz için de bir
insan olarak utanmanız gerekir. “Açlık Grevleri”ndeki insanlar,
kendilerini aç bırakarak ölmeyi değil, canları pahasına savundukları
fikirleri, canlarını ortaya koyarak duyurmak istiyorlar sadece.
Başkalarına değil, doğrudan kendilerine şiddet uygulayarak bir tür pasif
direniş sergiliyorlar. Gandhi de, İngiliz yönetimindeki Hindistan’ın
bağımsızlığı için açlık grevi yapmıştı. Hatta Roma İmparatoru Tiberius
döneminde, Hıristiyanlara yönelik katliam ve işkenceleri protesto eden
Tiberius’un dostu avukat Nerva da, açlık grevine başvurmuş ve bu uğurda
hayatını kaybetmişti. Türkiye’nin açlık grevleri tarihi ise, çok sayıda
ölümle dolu. Nâzım Hikmet de açlık grevi yapmıştı, haksız yere
tutuklandığı için. Hatta annesi Celile Hanım, üzerinde “Bende Ölmek
İstiyorum Gece Gündüz Oruçluyum” yazan bir pankartla Galata Köprüsü’nde
imza toplamıştı.
Foucault, cezaevlerindeki her eylemin siyasi olamayacağını söyler.
Mesela der ki, iki kişi bir gardiyanı rehin alıp kaçarlarsa, bunu yapan
siyasi mahkûmlar bile olsa, eylemin kendisi siyasi olamaz. Ama
mahkûmlar, siyasi talepler öne sürerek, kollektif biçimde ve cezaevi
yöneticilerine yönelik değil de iktidardaki siyasi partiye seslenerek
bir eylem yapıyorlarsa, siyasi bir eylem vardır ortada ve bu siyasi
eylemin muhatabı kolluk kuvvetleri ya da cezaevi yöneticileri değil,
doğrudan hükümettir. Yani, daha önceleri olduğu gibi, hükümet “Açlık
Grevleri”ne adli bir vakaymış gibi bakamaz. Devletlerin vicdanı olmadığı
için, devlet için sadece siyasi bir mesele olan “Açlık Grevleri”,
kamuoyu içinse aynı zamanda vicdani bir meseledir. Kamuoyunun vicdanını
harekete geçirecek olan medyanın kuşatma altında olduğunu düşünürsek,
durum sandığımızdan da vahim.
Foucault, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Büyük Kapatılma” adlı
yazılarından oluşan seçkideki bir söyleşisinde şöyle der: “Ve, eğer
hapishane doktorları bu kadar korkak olmasalardı, sadece açıkladıkları
şeyle, gördükleri şeyi söyleyerek sistemi ciddi bir şekilde
sarsabilirlerdi.” Aslında sadece hapishane doktorları değil, elinde
yetki ve güç bulunan vicdan sahibi herkes, başta medya çalışanları ve
yöneticileri olmak üzere, korkmayıp gördükleri şeyi söyleyebilselerdi ya
da söyleyecek olanlara izin verebilselerdi, Türkiye’de her şey çok
farklı olabilirdi. Yaratılan korku ve baskı atmosferi, büyük oranda
vicdanları da susturmuş durumda. Bir başka sorun da, cezaevinde açlık
grevi de yapmış olan Ulrike Meinhof’un Sel Yayıncılık’tan çıkan
“Protestodan Direnişe” adlı gazete yazılarının toplandığı kitabında dile
getirdiği gibi, öfkenin kanalize edilerek ya da kurumsallaştırılarak
soğurulması. Şöyle yazmış Meinhof: “Hoşnutsuzluğun kurumsallaştırılması,
insanları harekete geçirmekten çok uyutur, başkalarının sorunu çözeceği
hissini verir, insanların vicdanını rahatlatır, kendilerinin harekete
geçmesi ve sorumluluk alması gerekliliğinden muaf oldukları hissini
uyandırır, satranç tahtasında piyon olmanın değiştirilemez bir durum
olduğu yanılsamasını yeniden güçlendirir, birçokları için özel yaşama
kapanmayı meşrulaştırır, kişisel tutumun kamusal amaçlar için
kullanılması hakkındaki bilgisizliği sağlamlaştırır.”
Ulrike Meinhof’un bahsettiği bu bilgisizliğin en üst
sınırlarındayız bugün. Vicdanımızı başkalarına devrederek yaşadığımız
sürece de, bilgisizliğimizin daha kaç kişinin canını yakacağından ve bu
toprakları nasıl büyük felaketlere sürükleyeceğinden habersiziz.
Sonbahar gerçekten geldi, artık akşamları üşüyoruz... “Açlık
Grevleri” sınıra dayandı, artık bizi her zaman üşütecek ölümler
bekliyoruz… Sonbahar, ruh hâlimizi etkiliyor… “Açlık Grevleri” sadece
ruh hâlimizi değil, açlık grevinde olanların hayatlarını etkileyecek…
Bülent Usta_Birgün