Fetih-harem, At sırtı-Osmanlı seks hayatı dışında da yaklaşımlar var, tarihimize. Mesela, reaya ne yapardı o vakit? Niye ayaklanmıştı?
Bu
Kanuni dönemi hayli tartışılacak gibi görünüyor. Başbakan Erdoğan
önceki haftaki çıkışının ardından hafta içi tekrar konuya değinme
ihtiyacı hisseti ve bu kez de Bizanslı hanımların Osmanlı'yı Katolikliğe
tercih ettiklerini söyledi: "Bizans'ın hanımları Fatih Sultan Mehmet'i
karşılarken başımızda kardinal külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi
tercih ederiz demişlerdir" deyiverdi.
Erdoğan'ın bu efsaneyi hayli yanlış bildiği, buna benzer bir laf edenin de -o da kesin olmamakla birlikte- Bizanslı bir Grandük olduğu yazıldı, çizildi, söylendi. Tabii bu vesileyle Erdoğan'ın içinde yetiştiği çevrenin bu konulara Karamurat filmleri derinliğinde baktığı da ortaya çıktı. Beri yandan eğer gerçekse bu söz, o dönemdeki Katolik-Ortodoks geriliminin ne düzeylere vardığını da gösterir ki, bu da şaşırtıcı değil çünkü 1204'teki 4. Haçlı Seferi'nde Latin güçlerinin İstanbul'u nasıl yağmaladığı, harap ettiği, Bizans iktidarını nasıl alaşağı ettiği bilinir. İstanbul'un fethi döneminde bu anıların hala canlı olmasında da şaşılacak bir şey yok. Yani o söz Osmanlı hayranlığından çok, Latin nefretinin bir simgesidir, üzerinize alınmaya gerek yok.
Bu arada AKP'li bir milletvekilinin bu tip tarihi yapımlara denetim getirmek için bir kanun teklifi hazırladığını da hatırlayalım.
Dindar-muhafazakar cephenin iktidara gelince kendi resmi tarihini nasıl da oluşturmaya başladığının hayli irkiltici bir göstergesi bu.
Yasalaşır mı yasalaşmaz mı henüz bilmiyoruz ama şimdiye kadar çıkarılan gürültü bile yeterli aslına bakarsanız, sansür ve baskı açısından.
Bütün bu olup bitenleri izlerken, yani Kanuni'nin hükümdarlığı döneminde çoğunlukla at sırtında mı yoksa sarayda mı olduğu
tartışmalarına gömülmüşken, Kanuni döneminin bir başka önemli özelliğinin hiç tartışılmamış olması da normal . Zira tarihin popüler kısmıyla ilgilenmeye meraklıyız oldum olası. Ancak konu madem böylesine tartışılıyor, meslekten tarihçi olmamama rağmen, bu boyuta da dikkat çekmek faydalı olur diye düşündüm. O da şu: konuya hakim tarihçilerin ve meraklıların da gayet iyi bildiği gibi Kanuni dönemi ve sonrası (ister at sırtında gezilsin ister sarayda oturulsun) ekonomik açıdan düzenin ciddi biçimde bozulma emaraleri gösterdiği, enflasyonun arttığı, köylü-çiftçi kesiminde büyük huzursuzlukların yaşandığı, önemli isyanların görüldüğü bir çağdır. Dolayısıyla bu döneme ilişkin birkaç not paylaşmak isterim, haddim olmayarak
Çağa ilişkin önemli çalışmalardan birinin 1972 yılında kaybettiğimiz Prof. Dr. Mustafa Akdağ tarafından kaleme alındığı bilinir. "Celali İsyanları" başlıklı çalışması hala bir başvuru kaynağıdır. Keza bu eserin genişletilmiş hali olan "Türk Halkını Dirlik Düzenlik Kavgası" da derli toplu bir kaynaktır. Akdağ bu çalışmasında Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı maliyesinde ve devlet yapısındaki çarpıklıkları, isyanları detaylı bir biçimde anlatır. Bu ve bu tür çalışmalar (Stefanos Yerasimos'un 3 ciltlik "Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye" adlı çalışmasını da sayabiliriz) Osmanlı'nın Altın Çağ'ına
sınıfsal açıdan da bakmayı deneyen kitaplardır. Daha sonra bu çalışmaların üzerine daha kapsamlı ve farklı/yeni bakış açıları içeren kitaplar yazılmış olsa da meseleye ilişkin kaynak olma özelliklerini hala sürdürmektedirler. Dolayısıyla Akdağ'ın kitabından bazı pasajlar aktarıyorum, izninizle "XVI. Yüzyılda devlet düzenindeki aksamalar akça değerinin düşmesiyle
de değişmeyen Osmanlı vergi kanunlarına göre ayarlanan hazine gelirlerinin, hizmetlere yapılacak masraflara yetmemesi yüzünden başlamıştır. Daha çok para bulmak zorunda kalan Hükümet bir taraftan Tekalif-i Divaniye vergilerini (kanunlarda yazılı olmadığı için) kolayca yükseltmiş, mukataaları artırma esasına göre iltizama vermiş, bu cins vergilere tabi reaya ezilmeye başlamıştır. Hizmete karşılık tutulan paranın çoğalan ihtiyaçlara artık yetmemesi üzerine ücretleri nakit para ile ödenen veya kendilerine 'dirlik' bağlaan memurlar, geçimlerini sağlamak için reayanın çeşitli sınıflarına musallat olmaya
başlamışlardır. (...) Kapıkullarından birçokları ticaret, üç ayda bir ulufeden ellerine geçen parayı ara faizciliğinde işletme,
borçlandırdıkları köylülerin mahsulunu gayet ucuza paylaşma, türlü yollardan tasarrufunu ele geçirdikleri topraklarda ekincilik ve hayvan besleme işlerini yaparak kazanç alanlarında halkı sömürmeye başlamışlardı." (Türk Halkının Dirlik ve Düzenliği, Bilgi Yayınevi, 1. basım, Mart 1975, sayfa 93 ve devamı)
Genel ekonomik panoramayı bu şekilde özetleyen Prof. Akdağ, Kanuni döneminden de şöyle bahsetmekte:
"Kanuni Süleyman tahta geçtiğinde para darlığına bir çare bulmak için giriştiği 'arazi tahriri'ni yenilemek suretiyle hazinenin gelirini artırmaya çalışma işlemleri, bu kez Türkiye çapında daha geniş olaylar çıkmasına yardım etti. Bunun nedeni hem tımarlı sipahilerin hem de çiftçilerin neticeden zararlı çıkacakları idi. Çünkü köylerin vergi gelirini eski defterdekinden fazla gösterme emrini almış bulunan il yazıcıları (...) tarım ürünlerini, tarlaların dönümlerini de fazla göstererek çiftçilerin ödeme yükünü ağırlaştırıyorlar hatta çiftlik (bir çift koşum hayvanının işleyebileceği yer) tavanını aşmış
buldukları toprakları da geri alıyorlardı. İşte Kanuni'nin tahta oturması peşinden Anadolu'da kızılca kıyameti koparan hükümet işlemi bu idi. Kanuni 1526'da Macaristan seferlerin ilkini ve en başarılısını yaparken yukarıda sözü geçen arazi yazımının uyandırdığı hoşnutsuzluk birden geniş isyanlar biçimine dönüştü."
Prof. Akdağ isyanların ayrıntılı bir dökümünü veriyor ve olayların Sivas, Yeşilırmak çevresi, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel bölgelerinde yayıldığını yazıyor. Bu isyanlar daha çok Türkmen grupların çıkardığı isyanlardır. Prof. Akdağ bu isyanları "Ayaklanma gerek genişliği gerekse özgenliği bakımlarından tam bir çiftçi-köylü hareketi olarak gelişmişti" sözleriyle tanımlıyor (Aynı eser, sayfa 120) Akdağ daha sonra 1600'lerde iyice zirveye ulaşan ve onbinlerce kişinin öldürülmesiyle son bulan Celali isyanları üzerinde de genişçe durur.
Tüm bu sürece yukarıda andığım kitapta yakından bakan Stefanos Yerasimos ise "Bu hareketlerin bütününe beli bir etiket yapıştırmak ne mümkün, ne de arzulanan bir şeydir, katılanların yüzde 99'u reaya sınıfından gelmiş bile olsa. Hedefler bir sınıfın egemenliğine yönelmediğine göre bir halk hareketinden söz etmek gerçeği fazlaca şemalaştırmak ve özünü bozmak olurdu" der. Yerasimos, "Kaba çizgileriyle şöyle bir özet yapabiliriz. Devlet memurları sınıfının, reayanın yaptığı üretimden kaldırdığı payların artmasıyla maddileşen merkezden kopmacı gücü, tabandaki bu sınıfın yıkıntıya uğramasına,
altüst olmasına yol açar. Her ayaklanma hareketinin padişahın değil de aracıların otoritesine karşı çıktığını gözlemek ilgi çekicidir."
(Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Belge Yayınları Cilt 1, sayfa 444 ve devamı)
Dediğim gibi bütün bu yaklaşımlar daha sonra tartışma konusu olmuş, meseleye farklı yaklaşımlar da getirilmiştir. Benim muradım, fetih-harem/at sırtı-Osmanlı seks hayatı ikilemleri dışında da bakış açıları olduğuna, o vakitler de sınıf mücadeleleri yaşandığına dair mütevazi bir not düşmek
"YETVART DANZİKYAN"Radikal
Erdoğan'ın bu efsaneyi hayli yanlış bildiği, buna benzer bir laf edenin de -o da kesin olmamakla birlikte- Bizanslı bir Grandük olduğu yazıldı, çizildi, söylendi. Tabii bu vesileyle Erdoğan'ın içinde yetiştiği çevrenin bu konulara Karamurat filmleri derinliğinde baktığı da ortaya çıktı. Beri yandan eğer gerçekse bu söz, o dönemdeki Katolik-Ortodoks geriliminin ne düzeylere vardığını da gösterir ki, bu da şaşırtıcı değil çünkü 1204'teki 4. Haçlı Seferi'nde Latin güçlerinin İstanbul'u nasıl yağmaladığı, harap ettiği, Bizans iktidarını nasıl alaşağı ettiği bilinir. İstanbul'un fethi döneminde bu anıların hala canlı olmasında da şaşılacak bir şey yok. Yani o söz Osmanlı hayranlığından çok, Latin nefretinin bir simgesidir, üzerinize alınmaya gerek yok.
Bu arada AKP'li bir milletvekilinin bu tip tarihi yapımlara denetim getirmek için bir kanun teklifi hazırladığını da hatırlayalım.
Dindar-muhafazakar cephenin iktidara gelince kendi resmi tarihini nasıl da oluşturmaya başladığının hayli irkiltici bir göstergesi bu.
Yasalaşır mı yasalaşmaz mı henüz bilmiyoruz ama şimdiye kadar çıkarılan gürültü bile yeterli aslına bakarsanız, sansür ve baskı açısından.
Bütün bu olup bitenleri izlerken, yani Kanuni'nin hükümdarlığı döneminde çoğunlukla at sırtında mı yoksa sarayda mı olduğu
tartışmalarına gömülmüşken, Kanuni döneminin bir başka önemli özelliğinin hiç tartışılmamış olması da normal . Zira tarihin popüler kısmıyla ilgilenmeye meraklıyız oldum olası. Ancak konu madem böylesine tartışılıyor, meslekten tarihçi olmamama rağmen, bu boyuta da dikkat çekmek faydalı olur diye düşündüm. O da şu: konuya hakim tarihçilerin ve meraklıların da gayet iyi bildiği gibi Kanuni dönemi ve sonrası (ister at sırtında gezilsin ister sarayda oturulsun) ekonomik açıdan düzenin ciddi biçimde bozulma emaraleri gösterdiği, enflasyonun arttığı, köylü-çiftçi kesiminde büyük huzursuzlukların yaşandığı, önemli isyanların görüldüğü bir çağdır. Dolayısıyla bu döneme ilişkin birkaç not paylaşmak isterim, haddim olmayarak
Çağa ilişkin önemli çalışmalardan birinin 1972 yılında kaybettiğimiz Prof. Dr. Mustafa Akdağ tarafından kaleme alındığı bilinir. "Celali İsyanları" başlıklı çalışması hala bir başvuru kaynağıdır. Keza bu eserin genişletilmiş hali olan "Türk Halkını Dirlik Düzenlik Kavgası" da derli toplu bir kaynaktır. Akdağ bu çalışmasında Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren Osmanlı maliyesinde ve devlet yapısındaki çarpıklıkları, isyanları detaylı bir biçimde anlatır. Bu ve bu tür çalışmalar (Stefanos Yerasimos'un 3 ciltlik "Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye" adlı çalışmasını da sayabiliriz) Osmanlı'nın Altın Çağ'ına
sınıfsal açıdan da bakmayı deneyen kitaplardır. Daha sonra bu çalışmaların üzerine daha kapsamlı ve farklı/yeni bakış açıları içeren kitaplar yazılmış olsa da meseleye ilişkin kaynak olma özelliklerini hala sürdürmektedirler. Dolayısıyla Akdağ'ın kitabından bazı pasajlar aktarıyorum, izninizle "XVI. Yüzyılda devlet düzenindeki aksamalar akça değerinin düşmesiyle
de değişmeyen Osmanlı vergi kanunlarına göre ayarlanan hazine gelirlerinin, hizmetlere yapılacak masraflara yetmemesi yüzünden başlamıştır. Daha çok para bulmak zorunda kalan Hükümet bir taraftan Tekalif-i Divaniye vergilerini (kanunlarda yazılı olmadığı için) kolayca yükseltmiş, mukataaları artırma esasına göre iltizama vermiş, bu cins vergilere tabi reaya ezilmeye başlamıştır. Hizmete karşılık tutulan paranın çoğalan ihtiyaçlara artık yetmemesi üzerine ücretleri nakit para ile ödenen veya kendilerine 'dirlik' bağlaan memurlar, geçimlerini sağlamak için reayanın çeşitli sınıflarına musallat olmaya
başlamışlardır. (...) Kapıkullarından birçokları ticaret, üç ayda bir ulufeden ellerine geçen parayı ara faizciliğinde işletme,
borçlandırdıkları köylülerin mahsulunu gayet ucuza paylaşma, türlü yollardan tasarrufunu ele geçirdikleri topraklarda ekincilik ve hayvan besleme işlerini yaparak kazanç alanlarında halkı sömürmeye başlamışlardı." (Türk Halkının Dirlik ve Düzenliği, Bilgi Yayınevi, 1. basım, Mart 1975, sayfa 93 ve devamı)
Genel ekonomik panoramayı bu şekilde özetleyen Prof. Akdağ, Kanuni döneminden de şöyle bahsetmekte:
"Kanuni Süleyman tahta geçtiğinde para darlığına bir çare bulmak için giriştiği 'arazi tahriri'ni yenilemek suretiyle hazinenin gelirini artırmaya çalışma işlemleri, bu kez Türkiye çapında daha geniş olaylar çıkmasına yardım etti. Bunun nedeni hem tımarlı sipahilerin hem de çiftçilerin neticeden zararlı çıkacakları idi. Çünkü köylerin vergi gelirini eski defterdekinden fazla gösterme emrini almış bulunan il yazıcıları (...) tarım ürünlerini, tarlaların dönümlerini de fazla göstererek çiftçilerin ödeme yükünü ağırlaştırıyorlar hatta çiftlik (bir çift koşum hayvanının işleyebileceği yer) tavanını aşmış
buldukları toprakları da geri alıyorlardı. İşte Kanuni'nin tahta oturması peşinden Anadolu'da kızılca kıyameti koparan hükümet işlemi bu idi. Kanuni 1526'da Macaristan seferlerin ilkini ve en başarılısını yaparken yukarıda sözü geçen arazi yazımının uyandırdığı hoşnutsuzluk birden geniş isyanlar biçimine dönüştü."
Prof. Akdağ isyanların ayrıntılı bir dökümünü veriyor ve olayların Sivas, Yeşilırmak çevresi, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel bölgelerinde yayıldığını yazıyor. Bu isyanlar daha çok Türkmen grupların çıkardığı isyanlardır. Prof. Akdağ bu isyanları "Ayaklanma gerek genişliği gerekse özgenliği bakımlarından tam bir çiftçi-köylü hareketi olarak gelişmişti" sözleriyle tanımlıyor (Aynı eser, sayfa 120) Akdağ daha sonra 1600'lerde iyice zirveye ulaşan ve onbinlerce kişinin öldürülmesiyle son bulan Celali isyanları üzerinde de genişçe durur.
Tüm bu sürece yukarıda andığım kitapta yakından bakan Stefanos Yerasimos ise "Bu hareketlerin bütününe beli bir etiket yapıştırmak ne mümkün, ne de arzulanan bir şeydir, katılanların yüzde 99'u reaya sınıfından gelmiş bile olsa. Hedefler bir sınıfın egemenliğine yönelmediğine göre bir halk hareketinden söz etmek gerçeği fazlaca şemalaştırmak ve özünü bozmak olurdu" der. Yerasimos, "Kaba çizgileriyle şöyle bir özet yapabiliriz. Devlet memurları sınıfının, reayanın yaptığı üretimden kaldırdığı payların artmasıyla maddileşen merkezden kopmacı gücü, tabandaki bu sınıfın yıkıntıya uğramasına,
altüst olmasına yol açar. Her ayaklanma hareketinin padişahın değil de aracıların otoritesine karşı çıktığını gözlemek ilgi çekicidir."
(Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye, Belge Yayınları Cilt 1, sayfa 444 ve devamı)
Dediğim gibi bütün bu yaklaşımlar daha sonra tartışma konusu olmuş, meseleye farklı yaklaşımlar da getirilmiştir. Benim muradım, fetih-harem/at sırtı-Osmanlı seks hayatı ikilemleri dışında da bakış açıları olduğuna, o vakitler de sınıf mücadeleleri yaşandığına dair mütevazi bir not düşmek
"YETVART DANZİKYAN"Radikal