Her şeyden önce teorik olarak Paris suikastının ardında birçok
farklı gücün olmasının mümkün olduğunu belirtelim. Bu güç, Türkiye’nin
emperyalizmin hizmetinde canını çok yakmış olduğu Suriye’nin Muhaberatı
da olabilir, Erdoğan’la sıkıntılar yaşayan İsrail’in Mossad’ı da.
Kürdistan Bölgesi petrolleri konusunda Türkiye ile kıyasıya bir
mücadeleye girişmiş olan Irak’ın merkezi hükümeti de olabilir, Ortadoğu
politikasında her geçen gün karşısına daha düşmanca bir tavırla çıkmakta
olan Türkiye’nin oyunlarını bozmak isteyen İran da. Bunlara isteyen
Rusya’yı, ABD’yi veya herhangi bir Avrupa devletini ekleyebilir.
Bunların bu eylemi düzenlemekten nasıl bir çıkarı olabilir? Türkiye ile
Kürt hareketinin karşılıklı görüşmeler yoluyla bir barışa ulaşmasının
kendi aleyhlerine sonuçlar yaratacağı kaygısına kapıldıkları için bu
süreci engellemek amacıyla iki tarafı birbirine düşürmeyi hedeflemeleri
teorik olarak mümkündür. Ama sadece teorik olarak!
Neden? Çünkü, her şeyden önce, Türk basınının propagandası ne derse
desin, aklı başında bütün güçler, Kürt tarafının barışa daha yatkın
olduğunu, dolayısıyla bu tür bir provokasyonla müzakere yolundan kolay
kolay döndürülemeyeceğini bilmektedir. Dolayısıyla, Türk tarafına karşı
yapılacak bir bombalı saldırı ya da suikast çok daha sonuç alıcı olurdu.
Haydi diyelim bu çok denenmiş bir yöntemdi, bu kez işe yaramayacağı
düşünüldü. Bunun yerine benimsenen yöntemin taraflarca kolayca
savuşturulabileceği açık değil mi? Türk tarafına yapılacak bir saldırı
veya suikastı PKK üstlenmese bile barış görüşmelerinin güçlü
düşmanlarının olduğu bir ortamda “PKK olmayabilir, ama azınlık bir
kanattır” fikrinin işleneceği ortada. Yani PKK’nin o tür bir eylemi
üstlenmemesi, provokasyonu boşa çıkarmazdı. Ama Kürt hareketine yapılan
bir saldırı aracılığıyla provokasyonun boşa çıkarılması kolaydır. Barış
müzakerelerine girmeye hazırlanan bir hükümetin başı çıkar ve “bu
saldırı Türkiye’nin güçlerince işlenmemiştir, biz barışı samimi olarak
arzu ediyoruz” der ve Kürt hareketi ve kitleleri bu alışılmadık dilden
ve jestten dolayı bu saldırının başka bir gücün provokasyonu olduğunu
kavrardı. Dolayısıyla, “yabancı istihbarat örgütleri” teorisi de kolay
kabul edilebilecek bir teori değildir.
Kontrgerilla
Suikast “iç hesaplaşma” da, “yabancı istihbarat provokasyonu” da
değilse, geriye pek az olasılık kalıyor. Başka gezegenlerden güçler
gelmediyse, ok Türkiye devleti içinden bir gücü gösteriyor. (Faşist
hareketin herhangi bir kanadının devletten bağımsız bir operasyonuna
ihtimal vermek, tarihsel gelişmenin bu aşamasında çok zordur.) Bütün
liberaller ve AKP yanlıları, elbette iş buraya geldiğinde hemen
“Ergenekon” ya da “ordu içindeki darbeci güçler” diyecektir. Böyle bir
ihtimal yoktur denemez.
Ama önce bir olguyu hatırlatalım. Basına yansıyan bilgiler, Ahmet
Türk ve Ayla Akat Ata’nın İmralı’ya gitmesinden önce Milli Güvenlik
Kurulu’nun hükümetin MİT aracılığıyla yürüttüğü görüşmelere onay
verdiğini gösteriyor. Dolayısıyla, komuta kademesi, aşırı bir taktik
ikiyüzlülük ihtimali dışında, bu cinayetin bir parçası olamaz. Şimdiki
genelkurmay başkanının göreve nasıl geldiği ve bugüne kadar nasıl
davrandığı göz önüne alınırsa kendisine bu tür bir komploculuk atfetmek
zor olur. Demek ki, ordunun emir komuta zinciri temelinde bu işin içinde
bulunması ihtimali son derecede düşüktür.
Bu, ordu içinden merkezkaç güçlerin böyle bir suikastı düzenlemiş
olması ihtimalini elbette ortadan kaldırmıyor. Her ne kadar Ergenekon ve
Balyoz tutuklamaları ve davalarından bu yana kontrgerilla güçleri
üzerinde hükümetin (geçici olarak da olsa) bir hâkimiyet kurmuş olduğunu
düşündürecek çok şey varsa da, azınlık ve kontrol edilemeyen bir
kanadın bu tür bir işe kalkışarak müzakere sürecine bir darbe vurma
çabasına girişmiş olması mümkündür.
Önemli olan başka bir şeydir. Suikastın ardındaki gücün Türkiye
devleti içinde olması ihtimali söz konusu olunca, liberaller hemen
parmaklarını AKP karşıtı bir güce çevirmekte ve bu işin içinde AKP
hükümetinin olamayacağını ilan etmektedirler. Esas sorulması gereken
soru şudur: Bu varsayım doğru mudur?
Hem konuş, hem öldür!
Böyle bir varsayım kesinlikle doğru değildir. Bu varsayımı
yapanlar, AKP hükümetinin “iyi niyetine” yıllardır kanmış olmaları bir
yana hâlâ kanmaya devam etmek isteyenlerdir. AKP hükümetinin hem İmralı
görüşmelerini yapıp hem de böyle saldırılarda bulunması ciddi bir
olasılıktır.
Bir kere, bu “barış” görüşmelerine oturan birtakım devletler
açısından geçmişte uygulanan bir taktik. İsrail, 1993’te başlayan Oslo
süreci boyunca birçok Filistinli önderi öldürdü, hapse attı,
cezalandırdı. Daha önemlisi, “barış” adı verilen sürecin Filistin
tarafındaki mimarı, FKÖ’nün tarihsel önderi Yasir Arafat’ı evinin dışına
çıkamaz duruma getirdiği bile oldu. Son haftalarda, Turgut Özal’ın bir
cinayete kurban gidip gitmediğini belirlemek için yapılan tetkike benzer
bir incelemenin Arafat için de yapılacağı konuşuluyor. Yani İsrail’in
“barış süreci” içindeki bir numaralı ortağını dahi öldürtmüş
olabileceğinden kuşkulanılıyor!
İsrail yapar, Türkiye yapmaz diyecek kimse var mıdır bilmeyiz. Ama
Pazartesi günü Mardin’de yaşanan olaylar hükümetin, özellikle de
İçişleri Bakanı’nın bir yandan konuşurken bir yandan da öldürme
konusunda hiçbir sınır tanımadığını açıkça ortaya koyuyor. Mardin
olayları da mı PKK’nin “iç hesaplaşması” ya da “yabancı istihbarat
provokasyonu”?
Kimileri, “ hem konuş, hem öldür” stratejisine bir anlam
veremeyebilir. Bunlar her şeyden önce hükümetin samimi olduğuna, yani
başlatılan görüşmelerin gerçekten ve mutlaka barışla sonuçlanmasını
amaçladığına inanmışlar demektir. Şayet konuşmanın amacı başka bir
şeyse, yani konuşma başka bir stratejinin taktik bir halkası ise, o
zaman “hem konuş, hem öldür” gayet kolaylıkla anlaşılır hale gelir.
Ama bu bile gerekmez. Hükümet kendisinin “barış” dediği bir şeyi
gerçekten amaçlıyor, bunu gerçekleştirmek için Kürt hareketine kendi
“barış”ının koşullarını dikte etmeyi amaçlıyor olabilir. Bu durumda her
tür baskı ve cinayet “eğer benimle anlaşmazsanız, başınıza gelecekleri
görüyorsunuz” anlamını taşıyabilir.
Daha ötesini söyleyelim. Mesaj belki de başka bir yerlere
verilmiştir. Erdoğan daha yeni kendisinin bu süreçten anladığının
PKK’nin silahsızlanması karşılığında PKK’nin önder kadrosunun
yurtdışına, yani Avrupa’ya, muhtemelen Norveç’e gitmesi olduğunu dile
getirdi. “Barış” ve “Kürt sorununun çözümü” ile en ufak bir ilişkisi
olmayan bu modele dahi Türkiye içindeki müzakere karşıtları, mesela
faşistler şöyle itiraz edebilirler: PKK önderleri yurtdışından da
buradaki hareketi yöneterek “milli birliğimize” tehlike
oluşturabilirler. Paris suikastının dördüncü somut özelliği burada büyük
anlam kazanıyor. Türkiye devleti, bu suikastla Türkiye içinde bu sürece
karşı olanlara şunu anlatmak istemiş olabilir: “Avrupa’da hoşuma
gitmeyen şeyler yapanı işte böyle katlederim. Batılı dostlarımın
istihbarat örgütleri de bana yardımcı olacaktır.” Kimileri Norveç’e
güvenmiş olabilir. Pek “demokratik” Norveç’in NATO üyesi olduğunu
unutanlara bunu hatırlatmak görevimizdir!
Abdullah Çatlı’ların dönüşü
İlk yazımızda, Paris suikastının bir tarihi “ilk” olduğunu
vurgulamıştık. PKK türü birçok hareketin önde gelen kadroları geçmişte
suikastlara kurban gitmiştir. Ama 30 yıla yaklaşan savaş süresi boyunca
PKK böyle bir şeyi hiç yaşamamıştı. Çiller döneminde Öcalan’a başarısız
bir suikast çabası dışında, amacına ulaşan böyle hiçbir girişim
bilinmiyor. İşte bu durum Paris olayına muazzam bir önem kazandırıyor.
İkincisi, savaş Avrupa’ya sıçramıştır. İşte burada Paris’in
seçilmesi de son derecede anlamlıdır. Paris, 1980’li yıllarda
kontrgerilla-faşizm-mafya işbirliği çerçevesinde Ermeni hareketlerine
karşı yapılan yurtdışı operasyonların merkezi idi. Türk kontrgerillası
Paris konusunda güçlü bir deneyime ve demek ki Fransız gizli
servisleriyle sağlam bir işbirliği geleneğine sahiptir. Şayet bu işi
Türkiye’nin gizli güçleri yaptıysa, işi en iyi yapabilecekleri yeri
seçmişler, PKK’nin Almanya sorumlusunu Fransa’da öldürmüşlerdir!
Abdullah Çatlı’nın geleneği hortlamaktadır. Sri Lanka tipi çözüme dikkat!
SUNGUR SAVRAN_Birgün