- Terörizmle savaşırken karşınızdakinin ahlakını o kadar sorguluyorsunuz ki kendi ahlakınızı unutuyorsunuz. Evet, unutuyorsunuz.
- Savaş yöntemlerimiz giderek daha sofistike oluyordu. Artık sadece savaşmayı, daha iyi savaşmayı düşünür olmuştuk. Ve bir gün, gerçekten niye savaştığımızı, bu savaşın niye çıktığını hatırlamaz hale gelmiştik.
- Bazen süper temiz bir operasyon yaparsınız. Teröristler dışında kimseye zarar gelmemiştir. O zaman bile... Hayat durduğunda... Gece. Tıraş olurken. Uzanırken. Günün herhangi bir saatinde. Ya da seyahatteyken. O an aklınıza gelip takılır. Kendinize öyle dersiniz: Tamam, ben bir karar verdim ve şu kadar kişi öldü. Ama bu kişiler halkıma karşı bir saldırı planlıyordu. Kesin. Ve benim kararım sayesinde bu saldırı engellenmiş oldu. Hem başka kimseye de bir şey olmadı. Steril bir operasyondu. Böyle sayıklarsınız. Ve fark edersiniz ki ne derseniz deyin, yaptığınız işin, verdiğiniz o kararın doğal olmayan bir tarafı var. Nedir o taraf? Elinizdeki güç. 3 kişinin, terörist veya ne derseniz deyin, hayatını bir düğmeye basarak aldınız. Bu güç doğal değil.
- Bizler için zafer nedir? Daha çok terörist öldürmek mi? Daha çok güvenlik mi? Zafer dediğiniz şey... Kim daha iyi bir siyasi gerçeklik yaratırsa onun olur. Siyasi bir algı yaratma işidir zafer. Bu kadar basit.
Bu sözler kimlere ait biliyor musunuz? 1980’den itibaren İsrail’in gizli servisi Şin Bet’i yönetenlere. Yani bir bakıma İsrail’i gerçek manada yönetenlere. Hatta dünyaya şekil verenlere. Şin Bet’in eski yöneticilerinden Avraham Şalom (1980-86), Yaacov Peri (1988-94), Carmi Gillon (1994-96), Ami Ayalon (1996-2000), Avi Dichter (2000-2005) ve Yuval Dichter (2005-2011) daha önce hiç röportaj vermemişti. Yönetmen Dror Moreh’in karşısına geçtiler ve bir belgesele içlerini döktüler. Oscar’a aday gösterilen The Gatekeepers adlı bu belgeseli izleyen İsrail’deki şahinler “Bizim Şin Bet sol saçmalıklara kurban gitmiş” diye eleştiriyor ama bu bir tür nedamet getirme bana kalırsa. Filistinlileri nasıl köy meydanında toplayıp ahaliden küçük müzevirler yarattıklarını, işkenceleri, Hamas liderlerine düzenledikleri suikastları, iç muhasebelerini ve iki halk arasındaki sorununun askeri yöntemlerle nasıl çözülemediğini çok net anlatıyorlar. O askeri yöntemler ne kadar ‘süper’ olursa olsun.
Yuval Diskin, yani Şin Bet’in en son taze yöneticisi, şöyle diyor: “Biliyorum, onlara göre de ben teröristim. Benim düşman bellediğim beni terörist olarak görüyor. Birinin teröristi, diğerinin özgürlük savaşçısıdır.”
Şimdi ben bu belgeselden niye söz ettim? Ülkemizin ortak hassasiyeti Filistin’e yapılan mezalime vahlanalım diye mi?.. Netanyahu politikalarının Şin Bet tarafından bile onaylanmadığını görelim diye mi?.. Öcalan’la görüşerek devletin ne kadar doğru adım attığını düşünelim diye mi?.. Yok. Daha geniş.
Şudur: Terörizm adında bir balon şişirdiğinizde, hayatı o balonun aldığı kadar görürsünüz. Evet, gözler o parlak balona kilitlenir. Tabii size de. O balonu nasıl iyi patlatabileceğinize dair kahramanlık hikâyeleriyle büyür, şişersiniz. Ve bir gün bakmışsınız, siz de bir balonsunuz. Mükemmel insansız hava araçları, Patriot’ları, derin stratejileri, işbirlikçileri, 12’den vuran istihbaratları, pragmatik ve soğukkanlı taktisyenleriyle. Bir gün herkesin başına konabilecek, dünyanın genel merkezinden tedavüle sokulan bu terörizm kavramını her duyduğumuzda, bir Filistinliye, Türk’e, Kürt’e, Müslümana, Yahudiye yahut Batı Papualıya terörist dendiğinde geniş düşünelim, Meclis’e gelmek üzere olan ‘terörizmi finanse etme’ yasa taslağına hep birlikte karşı çıkalım diye. Bu yüzden bu sözleri paylaştım.
"EZGİ BAŞARAN"