YÖK taslağı, ODTÜ olayları, Başbakan’ın tepkisi ve Başbakan’a
tepkiler... Hepsi iç içe girdi denilebilir. Yani üniversiteler kaynayan
kazan... Ve uzun bir süreden sonra ilk defa üniversiteler, hükümetin
müdahalesine karşı bu kadar büyük bir tepki gösterdi. Dokuz Eylül
Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Cem Terzi de bu tepkinin hem
bir bileşeni hem de örgütleyicisi... Dilovası’nda yaptığı araştırma
sonucu ortaya çıkan ve halk sağlığına yönelik büyük tehlikeler işaret
eden bulguları kamuoyu ile paylaştığı için baskı ve tehditlerle karşı
karşıya kalan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu ile dayanışma için kurulan
Onurumuzu Savunuyoruz Hareketinin de sözcülerinden... Yani ‘akademik
özgürlük’ mücadelesinin yakın takipçilerinden... Bilim insanlarının,
ÖDTÜ’de öğrencilere sahip çıkmalarından hükümetin üniversitelere
müdahalesine kadar bütün bu süreci Prof. Dr. Cem Terzi ile konuşuyoruz.Onurumuzu Savunuyoruz Hareketi, kurulduğu günden bu yana akademik ve bilimsel özgürlüğü ve bu doğrultuda hareket eden bilim insanlarını savunuyor. Üniversite, bilim ve sermaye ilişkisini bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kapitalizmin yeni bir kriz dönemi, sermaye savaşları dönemi ABD’de ‘Akademik Kapitalizm’ olarak yaşanıyor. 70’lerin sonundan itibaren Japon sermayesine karşı ABD sermayesi, üniversite ve bilim insanlarına el koydu. 17. yüzyılda Francis Bacon, “Bilgi güçtür” demişti. Bundan yola çıkan faydacı ABD üniversite ekolünde “bilgi ve teknoloji ekonomik ve endüstriyel büyüme içindir” şiarı benimsendi. Bugün buna akademik kapitalizm deniyor.
1995 yılında ABD’de dev şirket sahipleri gazetelere bir ilan verdiler. Hükümete sesleniyorlardı: “Her birimiz şahsen temin ederiz ki, bugün Amerika’nın büyük ve küçük şirketleri, ister kurulmuş isterse de yatırım aşamasında olsun, bunların tamamı araştırma yapan üniversitelerin iki ürününe muhtaçtırlar: Yeni teknolojiler ile iyi eğitilmiş mühendisler ve bilim adamları...” Sonuçta bilim sermayenin emrine girdi. ‘Toplumsal yarar’ ilkesi bitti. Sermaye AR-GE maliyetlerini kamuya yıkarak karı kendine toplamayı başardı.
YÖK taslağını da bu çerçevede mi değerlendiriyorsunuz?
Merkez kapitalist ülkeler teknoloji üretimini kendilerinde tutmayı, bu teknolojiye dayalı üretimi de Çin, Hindistan, Türkiye gibi çevre ülkelerde yaptırmayı amaçlıyor. Bu nedenle ABD, Almanya, iyi yetişmiş üniversite mezunlarına ihtiyaç duyuyor. Bu insanları yetiştirmek üzere diğer çevre ülkelerin eğitim sistemlerinin değiştirilmesi, eğitimin kamusal niteliğinin azaltılması gerekiyor.
Bizim gibi Avrupa’nın burnunun dibinde bir çevre ülke için üniversitelerin ve irili ufaklı her türlü araştırma birimlerinin sermayeye eklemlenmesi demek ulusal sermayenin onların ABD ve AB’nin merkez sermayesinin taşeronu ya da montaj takipçisi olmasını desteklemek demek. Yeni YÖK yasası da bu küresel yapılanmanın bir uzantısıdır. Tabi bizimkilere Bologna süreci yetmez, ABD’deki akademik kapitalizmden de esinlenerek bir tasarım şahanesi yaratmak yakışır! Bu tasarım siyasi ve örgütsel olarak merkeziyetçi ve otoriteryenliğin sürdürülmesine dayalıdır. Ekonomik olarak da kamu ve toplum yararı kaygılarını bir kenara iterek sermayenin, ve piyasanın yüceltilmesi projesidir.
ODTÜ
olaylarından sonra üniversiteler arasında da ciddi bir tartışma
başladı. Üniversitelerin büyük bir kısmı AKP’yi açıktan desteklemeye
cesaret edemedi. Destekleyenlere ise öğretim üyelerinden önemli tepkiler
geldi. Bunu YÖK taslağına karşı tepki için bir fırsat ya da olanak
olarak görmek mümkün mü?ODTÜ’den bir büyük hocayı hatırlayalım bu soruda. Prof. Ünal Nalbantoğlu’nu. O 12 Eylül askeri darbesinden sonra YÖK’le başlayan süreci “çölleşme” kavramı ile anlatmıştı. YÖK bu ülkede ne üniversite ne de bilim insanı bırakmıştır. Bunları yok etmiştir. İtiraz eden herkesi cezalandırmıştır, kovmuştur. Bu insanların yerlerine yeni bir akademisyen tipi üretmiştir. Devlet aklı ile düşünen, evrensel normatif ilkelere kayıtsız, toplumsal yarara duyarsız, sinizme teslim olmuş bir akademisyen tipi. Son yıllarda buna girişimcilik ruhu da eklendi. Pek göze batmadan, riskli konulara hiç dokunmadan, akademi denen sistemin içinde var olma koşullarını iyi kavramış, akademik yükseltme kriterlerinin gerektirdiği kadar akademik üretim yapan, kendi statüsünü ve büyük statükoyu koruyan geniş bir kesim ile akademik unvan ve birikimini gelire dönüştürmeyi beceren küçük bir kesim... Buna rağmen koşullar o kadar üniversite aleyhine ki artık bıçak kemiğe dayandı ve bir iki ürkek itiraz sesi duyduk. Buna bel bağlanır mı? Hayır. Bu koşullar silkinmek için bir fırsat mıdır? Evet.
Sizin de düzenleyicileri arasında bulunduğunuz 2009 Karaburun Kongresi’nde şöyle bir saptama vardı: “…sınıfların, ulus devletlerin, sosyalizmin ve hatta kapitalizmin ve tarihin bittiği… kavramların havada uçuştuğu ve gerçeğin giderek daha çok muğlaklaştırıldığı bir karmaşa ortaya çıkmış, gerçek toplumlardan ve bilim alanından bilinçli olarak uzaklaştırılmaya başlanmıştır.” Siz bilim insanları olarak bu sürece nasıl bir müdahalede bulunmayı amaçlıyorsunuz?
Karamazov Kardeşler’de, Dostoyevski, “Biz hepimiz diğerlerine karşı hep sorumluyuz. Ama ben daha sorumluyum” der. Bilim insanları için bir adım öne çıkmaları gereken bir dönem bu.
Kapitalist sistemde herkes sermayeye bağımlıdır. Toplum da insan da sermayeye bağlı hatta bağımlıdır. O halde asıl soru şudur: Toplum nasıl özgürleşir? Akademisyenlerin, aydınların temel sorusu budur. Toplumun özgürleşmesi için özgür bilgiye ihtiyaç duyarız. Oysa özgür bilgi ancak özgür toplumda üretilebilir. Kısacası bir çıkmaz içindeyiz. Buna rağmen Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun, Prof. Dr. Beyza Üstün’ün yaptığı gibi toplum yararına gerçeği araştırmak ve bulmak bugün üniversitenin ve bilim insanlarının görevidir. Bu iki örnekte gördük. Bunu başarmak ancak, toplumun sürece dâhil edilmesi ile mümkün olabilir. Eleştirel, demokratik eğitim için de, toplum yararına bilimsel bilgi üretimi için de topyekûn bir itiraz gerekiyor. Bilim insanları için toplumun özgürleşmesinden yana taraf olma zamanı. Kaçış yok. Cüret etme zamanı.
KARABURUN’DA ‘İKTİDAR VE DAYANIŞMA’
Erdoğan; ODTÜ olaylarının ardından üniversite ve öğrencilerine sahip çıkan bilim insanlarına “Bize böyle öğretim üyeleri lazım değil” demişti. Buna büyük tepkiler gelmişti. Sizin de düzenleyicilerinden olduğunuz Karaburun Bilim Kongresi aynı tarihlerde 8. Kongre başlığını duyurdu: İktidar ve Dayanışma… Bu bir rastlantı mı?
Rastlantılara inanmam. Kongre teması ODTÜ olaylarından çok önce belirlenmişti. Ancak, bu kongre ülke gündemine ve sorunlarına duyarlı olmaya çalışan bir kongre. Bilim insanlarına ve üniversiteye yönelik baskıların arttığı bir karabasan dönemindeyiz. Dolayısıyla rastlantıya mahal bırakmayacak sıklıkta saldırı ve karşı mücadele dönemi bu. ‘İktidar ve Dayanışma’ temasının seçilmesi, 2014’ün seçim yılı olması ile ilgili.
Ezilenden, mazlumdan, emekçiden yana siyaset yapanların bilimden beslenmesini sağlamak ve toplumsal ideolojinin oluşumunda egemen güçlere karşı alternatif toplumsal yaklaşımları canlı tutmaları ve ‘öteki’yi korumaları için bilim insanlarını bir araya getirmek... Bunun için çaba gösteriyoruz. (İzmir/EVRENSEL)