13.8.10

Ey köle: Ya sev, ya terk et!

Onca yüzyılı, zincirli köle ile özgür ücretli arasındaki mesafe yakın kalsın diye bitirdik sanki.
Yönetenler, buyuranlar, kendi başına iş görenler neyse de…
Ücretlilerin çoğu da, “sendika, sınıf, mücadele” gibi kavramlardan nefret etti. Ediyor da.
Oysa, devirler geçer devran dönerken, çalışanı kölelikten çıkarmış ne varsa, bu kavramlar ve eylemler sayesindeydi.
Hiçbir işveren Dickens okuduğu için hislenip köle çocuklara “iyilik” yapmadı.
Her din, insan haysiyetinden, emek kutsallığından, haktan bahsettiği halde; sözde çok inançlı hiçbir güçlü, kalabalık ama güçsüz insanlara bu hakları bağışlamadı.
Ne olduysa…
Kanlı ya da kansız…
Devrimle ya da reformla…
Galibiyetle ya da yenilgiyle…
Barikatla ya da grevle…
Mecliste ya da meydanda…
Dik durarak ya da yere serilerek, onca ölü vererek…
Hep mücadeleyle oldu.
Çalışanlar (ve işsizleri) bu kimliklerini unutup başka kimliklerin; dini, mezhepsel, etnik, milli gibi “doğal” olanların, hatta takım renklerinin peşinde koştururken, kendini unuttu.
Yanındakini de unuttu. Unutmakla kalmadı; en çok, kendine en fazla benzeyene düşman oldu.
Kendine en çok benzeyenin kendine hiç benzemediğine ikna olmak (edilmek) için dine, mezhebe, etnik kökene, milliyete sarıldı!
Elbet sırf o değildi.
Her daim hazır işsiz ordusu, her daim işten atılmaya aday esnek, ürkek, titrek ruhlar; hayatın maddi zevklerinin baş döndürücü davetleri ile geçim zorluğunun birbirine karışması garip bir durum yarattı:
Sözde insan daha özgürdü; sözde demokrasi (ve serbest piyasa) gelişiyordu; sözde otoriter sistemler ya çökmüş ya gevşemişti
Ama…
Çalışanın hayatı köleliğe daha çok benzemeye başlamıştı. Daha otoriter iş ortamları; daha despotik, dayatmacı yönetim sistemleri; daha acımasız işyerleri; fiilen daha uzun çalışma saatleri.
Dayatma, dayatma, dayatma… Katlanma, katlanma, katlanma!
Her işyerinin sloganı: Ya sev, ya terk et! Umur Talu..