27.10.10

Erdal Eren'i yaşını büyüt as, Ogün'ü beşiğe bele !

Yazıya oturduğumda, “Ogün Samast’ın dosyası çocuk mahkemesine gönderildi” diyen “son dakika” haberi düştü ekranlara.

Yutkundum, sadece yutkunabildim bu “son dakika” karşısında. Türkiye değişiyor gerçekten! Yaşını büyütüp Erdal Eren’i asan mahkemelerimiz vardı bir zamanlar. Şimdi, bir güzel insanı katleden ve bunu da gururla ilan eden Samast’ı oybirliği ile çocuk mahkemesine gönderen yargıçlarımız oldu.

Kim bilir, belki de haklılar kendilerince. Zaten oraya gelene kadar öyle çok garabet, hatta suç var ki Hrant Dink’in katline giden süreçte. Bir taraftan demokratikleştirilirken (!) memleket, aynı anda bir gazetecinin göz göre göre öldürülmesine giden yolun taşları döşendi adeta. İhmaller, ihlaller birbiriniz izledi.

Böyle çok şey var yazılması gereken. HSYK’ya cumhurbaşkanının yaptığı atamalar, ilkokul kapısına dayanan türban, CHP’nin Atatürkçülüğü demokratikleştirme çabaları, KCK davası ve yine sona ermek üzere olan bir ateşkesin kabusu, hatta FB-GS maçı…

Köşelerde bunlar tartışılırken, benim aklım haddinden fazla uysallaşmış halinde ahalinin. Bir Fransa’ya bakıyorum, liselilerin bile emeklilik yaşını dert edinip sokaklara döküldükleri, bir de bizim hiçbir şeyi dert etmeyen, hiçbir şeye tepki göstermeyen halimize.

Hani hafta sekiz gün dokuz Anıtkabir’in kapısına dayanıp olup bitenleri Ata’ya şikayet edenler vardı; üniversite hocaları, kadın örgütleri, hukukçular… Bana pek de anlamlı gelmeyen o tepkiler de kalmadı şimdi. Şikayetçi oldukları şeyler çok daha artmasına karşın, onlar da sus pus maşallah.

Bu sus-pusluk hali hiç hayra alamet değil aslında. Tepkisiz bir toplum olmak, umutsuz bir toplum olmak demek aynı zamanda.

“Niye böyle tepkisiziz ki?” sorusuna verilen çok yanıt var tabii. O yanıtlardan biri olabilir mi, bilmem ama, Anadolu Ajansı’nın servis ettiği ve dün BirGün’ün de sayfalarına taşıdığı bir haber epey düşündürdü beni: “Kadavra ithalatına da başlıyoruz”.

Tıp eğitiminin en önemli sorunlarından biri haline gelen kadavra yoksunluğuna çare olarak, ikili anlaşmalarla yılda 200 kadar kadavra ithal edecekmişiz. Ölümden yana hiç sıkıntı çekmeyen bir ülke olsak da, ölümlerden sağlık çıkartacak bir adımı atamadığımızdan, o işin çözümünü de dışarıda arıyoruz.

Dışalım da denilen ithalat,  “yurtdışında üretilmiş malların, ülkedeki alıcılar tarafından satın alınması” olup, kimi iktidarlarca özellikle tercih edilebiliyor.

Bir de ithal mal yerlisinden kıymetli oluyor. Misal, memleketin ne kadar dindar, sağ medyası varsa, “solcu” ithal edip en itibarlı yerlerinde ağırlama peşinde. “Solun önemli bir kısmı nasyonal sosyalist, yani faşisttir” diyecek, referandumda hayır oyu verenleri Kenan Evren’in yanında yer almakla suçlayacak yerli elemanları olsa da, bunu ithal bir “solcu”ya söyletmek rağbet görüyor.

Ekonomiden hiç anlamayan kafam, bu işi “ithal et, rahat et” diye anlıyor. Bir şeyi kendimiz üretme zahmetine girmediğimizden, dışardan alıp yan gelip yatıyoruz.

Bu söyleme artık kimse rağbet etmiyor tabii. Ama, “yerli araba kalitesiz öyleyse ithal et” diye başlayıp, buğdaydan ete, hatta futbolcuya kadar her şeyi ithal eder hale geldik.

“İthal et, rahat et” mantığı, bizi toplumsal sorumluluk ve dayanışma duygularından da uzaklaştırdı. Özelleştir güzelleştir, gemisini kurtaran kaptan anlayışı aynı süreçte serpilip gelişti.

“İthal et, rahat et” hastalığı renklerini de soldurdu dünyanın. Çinli bir arkadaşımız, hafta sonunda Türkiye’den birkaç hediye alabilmek için onca uğraşmasına karşın başarısız oldu. Neye el atsa, altında aynı yazı: “Made in China”.

Kadavra ithalatı haberinin yanında bir başka haber daha vardı dünkü gazetelerde. Gaziantep’te parkta başına salıncak çarpması sonucu ağır yaralanan ve yaşam mücadelesini kaybeden 13 yaşındaki Mehmet Ali Dilsiz’nin vasiyeti: “Baba insan ölünce organları işe yaramıyor, ölürsem bağışlayın”.

Olup bitenleri suskunca izliyor ve kadavraları bile ithal ediyorsak, sebebi galiba o 13 yaşındaki çocuktaki “sorumluluk” bilincinden yoksun olmamız. İthalat çoğaldıkça, sorumluluk azalıyor! 
L. DOĞAN TILIÇ