30.10.10

Mediapart “Demokrat Müslümanların büyüklüğü ve sahtekarlığı”

Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın partisi AKP nasıl oluyor da hiçbir sosyal programı olmadan 8 yıldır iktidarda olmasına rağmen halen halk tabakalarının oylarını alabiliyor? “Türk usulü” sınıf mücadelesi ideolojik olarak muhafazakar, ekonomide ultraliberal AKP değirmenine nasıl su taşıyor? Fransa’da Sarkozy’nin de başına bela olan alternatif internet gazetesi Mediapart AKP hakkında dikkat çekici bir araştırma yaptı.
Fransa’da Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin de başına bela olan alternatif internet gazetesi Mediapart, AKP iktidarının politikalarına ilişkin kapsamlı bir araştırma analiz yaparak “Demokrat Müslümanların büyüklüğü ve sahtekarlığı” başlığı altında yayınladı. İnternet gazetesi şu tespiti yaptı: “Erdoğan’ın partisinin büyük paradoksu yada sahtekarlığı şudur: Sosyal yada iş alanında en ufak bir politika dahi ortaya koymadan halk tabakalarının oylarını çekmeye devam etmek.”

Mediapart’a göre bir başarının paradoksu uzun zaman yurtdışında gözardı edildi, AKP 2010 yılında ekonomik başarılarıyla dikkatleri üzerine çekmedi ama bir İsrail komandosunun beklenmedik “yardımı” sayesinde bu oldu: “Eğer bugün Türkiye ve AKP’nden bu kadar bahsediliyorsa her şeyden önce bir Mayıs gecesi Gazze’ye doğru yol alan bir geminin erdemindendir…”

EGEMEN BAĞIŞ AKP’NİN VİTRİNİ
Egemen Bağış’ın AKP’nin vitrini olduğunu yazan Mediapart, “Avrupa’da dengi olmayan, sekiz yıllık bir iktidarın arından Eylül’deki bir referandumda oyların yüzde 58’ini alabilen, bir politik mekanizmanın ilk temsilcilerinden biri. AKP, siyasi İslam’dan çıkan bu parti, büyülüyor. Metamorfozları (biçim değiştirme) sorgulanıyor, endişelendiriyor. Ama Avrupalıların tedirginlikleri, Birlik üyesi ülkelerin tekrarlanan eleştirileri Bakan’ı gülümsetiyor. AKP’nin başarısı biraz da Egemen Bağış’ın başarısıdır.”

Bağış’ın geçmişine de ışık tutan Mediapart, 1990’larda yüzde 77,5’e kadar enflasyonun olduğu Türkiye’nin bugün Hindistan ve Çin’den sonra ekonomik büyüme değerleri en yüksek olan ülke olduğunu ve bölgesel bir güç haline geldiğine dikkat çekiyor.

BİRİNCİ NEDEN: İSRAİL SALDIRISI VE DİPLOMASİDE YENİ DÖNEM
Bütün bunlar nasıl oldu? AKP, proje ortaya koymadan oyları çekmeyi ve kendinden bahsettirmeyi nasıl başardı. Mediapart’a göre Gazze’deki yardım gemisine İsrail ordusunun saldırısı “Türki diplomasisinin yeni vitrini” oldu. İHH’nın faaliyetleri ve saldırıdan sonra Türk hükümetinin “bu insanlık dışı bir devlet terörizmidir” şeklindeki tepkisine dikkat çeken Medipart, Türkiye ve AKP’nin böylece dikkatlerin merkezine girdiğini ifade ediyor. İHH’nın Hizbullah veya Hamas ile ilişkisi yada İran tarafından finanse edildiği yönündeki iddiaları da hatırlatan Mediapart, İHH’nın 120 ülkede faaliyetlerine devam ettiğine dikkat çekiyor. İHH’nın kurucu üyelerinden Hüseyin Oruç, gemiye saldırıdan “fayda” sağladıklarını da kabul ediyor. Oruç, saldırı ardından bu yıl bağışların yüzde 40’tan fazla arttığını söylüyor. Yıllık bütçelerinin 50 milyon doların biraz üzerinde olduğunu ve bunun bağışlardan geldiğini savunan Oruç, yönetim kurulunda iki AKP’linin bulunmasını da normal karşılıyor. Oruç, “İHH’nın kurulmasından önce partideydiler, bizimle birlikte 1992 yılında derneği kurdular. Üyelerimizin siyasi görüşlerini de engelleyemeyiz” diyor.

Mediapart, “Ne olursa olsun. Filo Türkiye’ye yeni bir diplomatik çağı getirdi, İsrail’i geri adım atmaya ve Gazze üzerindeki ambargoyu hafifletmeye iten bir emsal oluşturdu” diye kaydediyor.

BAĞIŞ İLE DAVUTOĞLU ARASINDA ÇATIŞMA
Mediapart’a göre Gazze açıklarında yaşanan olay, Egemen Bağış ve Ahmet Davutoğlu arasında “çatışma gösterisi”: “Türkiye’nin dış politikası hükümetin iki güçlü adamı, Dışişleri Bakanı ve Avrupa işlerinden sorumlu bakan arasındaki çatışma gösterisidir. Ahmet Davutoğlu ile Egemen Bağış arasında, Ortadoğu’nun yeni öncüsü ve Avrupalı bakanların dostu arasında, Doğu tutkunu bir entelektüel ile Amerikan liberalizmi ile yetişmiş bir ticaret adamı arasındaki bir düellodur.”

Zamanın işaretlerinin Bağış çizgisinin kazanmakta olduğunu gösterdiğini belirten Mediapart, Davutoğlu’nun “filo olayının Türklerin 11 Eylül’ü” olarak değerlendirmesinin Türkiye’nin AB’ye girişini sonuçlandırmak olan gelecek diplomatik savaşın bir evresi olmadığını kaydederek, bu perspektifin AKP’nin etrafında yükselişini inşa ettiği patronların gönlünü aldığını ifade ediyor.

İKİNCİ NEDEN: PATRONLARLA İTTİFAK
Analize göre, AKP’nin başarısının ikinci bir nedeni de patronlarla kurduğu ittifakta yatıyor. AKP’nin 2002’de iktidar geldiğinde ekonomik hedefinin “bir pazar toplumu oluşturmak” olduğuna işaret eden Mediapart, bu sloganın o zamandan beri kaybolduğunu ancak ruhunun kaldığını ve bu yönlü eylemlerin sürdüğünü belirtiyor. Başta telekomünikasyon olmak üzere kamu sektörü ile İzmir limanı gibi birinci önemdeki alt yapının geniş bir kısmının AKP tarafından özelleştirildiğini yazan Medipart, bu politika sayesinde AKP’nin MÜSİAD etrafında örgütlenen patronların bir kısmının koşulsuz desteğini aldığını vurguluyor.

Medipart’ın analizine göre AKP kemalist patronları da cezp etmeyi başarırken, İslam’dan ve tarikatlardan çıkan yeni elitlere yakın endüstri gücünün yükselişinin yarattığı endişeye dikkat çekiyor. “Türk patronları cezbeden, yetkili makamların girişimcilerle diyalog çabasıdır” diyen Mediapart, patronları çeken diğer bir unsurun da AKP’nin bizzat geliştiği kaynak olan “belediye pazarları” olduğunu dile getiriyor.

İstanbul’da araştırmacı Elise Massicard, “AKP belediyeleri yönetme biçimini değiştirdi” diyerek, “Şehir düzenine dini yerleştirdiler ama sembolik bir şekilde oldu, eylemlerinin merkezinde değil” şeklinde kaydediyor. Yolsuzlukla mücadele adı altında memurlar ve alt birim çalışanlarının işten çıkarıldığını anlatan Massicard, “Kadrolaşma yok olmadı, karmaşıklaştırıldı: Size seçimi kazandıran kişiyi doğrudan işe almak yerine, kamu pazarına koyduğunuz şirket yoluyla işe alıyorsunuz” diye belirtiyor.

EKONOMİK BAHARIN ARKA YÜZÜ, SOSYAL POLİTİKASIZLIK
AKP’nin 2009 seçimlerinde nakit para ve elektronik eşya dağıtımına da dikkat çekilirken, seçim başarısının sadece yandaş ağlarıyla da ifade edilemeyeceği dile getiriliyor. Galatasaray üniversitesi profesörü Ahmet İnsel, “AKP çok kurnaz” diyerek, “Tamam, belediye pazarları dostlarına gidiyor ama yollar da yapıldı, evlere elektrik gidiyor, kanalizasyon yaygınlaşıyor. Yine, kamu sağlığı tepeden tırnağa yeniden yapılandırıldı. Tüm bunlar yandaşlarına yarar sağlayan çok sayıda olayı unutturmayı sağlıyor.”

Mediapart analizinde, “Sekiz yıldan beridir güçlü bir büyüme, hükümetin temel altyapıları gözle görülür şekilde iyileştirmesini sağladı. Bu ekonomik baharın arka yüzünde, pazar ekonomisi mekanizmalarına kendini teslim etmeye devam eden bir partinin tam anlamıyla bir sosyal politikasızlığı var” diyor.

ÜÇÜNCÜ NEDEN: TÜRK USULÜ SINIF MÜCADELESİ
AKP’nin başarısında üçüncü faktör ise “Türk usulü” sınıf mücadelesi yatıyor. Beyoğlu’nda elinde birası ile Murat, “AKP’nin tipik bir mağduru benim!” diyor ve ekliyor: “Bir de patlamış mısır satan küçük yaşlılar. Başörtüsü umurumda bile değil. AKP benim kızkardeşimi veya kız arkadaşımın başını örtmedi, halen de dışarı çıkabiliyor ve bira içilebiliyoruz. Buna karşın, 25 yaşındayım ve iyi bir İstanbul bilgisayar mühendisliği okulunda diploma aldım ama hiçbir iş bulma şansım yok. İşsizlik parası alamıyorum, kısaca berbat bir durumdayım. Ve ben yalnız değilim. Benim gibi gençler için AKP bir şey yapmıyor, hiçbir şey yapmadı ve herhangi bir şey yapacağını da düşünmüyorum.”

Mediapart, AKP’nin büyük paradoksu yada sahtekarlığının bu olduğunu ifade ederken, Galatasaray Üniversitesi’nde ekonomi profesörü Ahmet İnsel ise, “Evet, sosyolojik anlamda bir sınıf mücadelesi var. Bugün Türkiye’de kökleri eskilere dayanan sosyal bir hareketlilik var ama Erdoğan ve AKP bundan ustalıkla yararlanıyor. Fransa’da 19’uncu yüzyılın sonunda yaygın bir slogan vardı: Halk 200 aileye karşı. Bu ülkenin eski burjuvazisinin Kemalist bürokrasi ve ordu ile birleşmesi AKP’ye yaradı, oysa muhafazakar, sağcı, ekonomik alanda ultraliberal bir parti. Bununla birlikte bu parti potansiyel bir sol alanı da işgal etmeyi beceriyor. Sekiz yıldır iktidarda, ama halen de muhalif bir parti, eşitlik ve değişim taleplerinin taşıyıcısı rolünü oynayabiliyor” diyor.

AKP’NİN İDEALİ TÜCCAR VE GİRİŞİMCİ BİR TOPLUM
AKP’nin her şeyden önce “Kemalist parti CHP’nin başıboşluğundan fayda” sağladığını kaydeden Mediapart, Türk sosyal sigortasının bundan böyle özel hastaneleri teşvik ettiğini ve kamu hastanelerini son nefesini vermeye götürdüğünü dile getiriyor. Araştırmada, 2010 yılında Türkiye’de 10 milyon kişinin ne bir sosyal koruması ne de emekliliğinin olmadığı vurgulanırken, Türkiye’de bir aile yardım sisteminin bulunmadığı, vergiyle birlikte asgari ücretin 42 saatlik çalışma için 300 euronun altında kalmaya davam ettiği hatırlatılıyor. Buna karşın 2000 yılından bu yana hayat pahalılığının sürekli arttığına dikkat çekiliyor.

Analizde görüşlerine başvurulan Ahmet İnsel, “AKP, Tchatcher İngiltere’sidir. Bu siyasi iktidar her şeyden önce pazara hizmet ediyor. Onların ideali budur, bir tüccar ve girişimci toplumu. AKP’ye göre yoksullara, işsizlere yardım edecek olan devlet değildir. Yoksullar kendi kendilerine yardım etmeli ve eğer yapamıyorlarsa, yardım etmek vatandaşların işidir, devletin değil. Gerçek sosyal hak taleplerine AKP hayırseverlikle yanıt veriyor” diyor.

Mediapart, OECD’ye göre 2010’de yüzde 6,8 olan büyüme öngörüsü ile AKP’nin sosyal çatışmaları kültürel çatışma olarak gizlemeyi ve halk sınıflarını, üzerinde çok sayıda endişenin hakim olduğu siyasi projesi etrafında harekete geçirmeyi halen başardığı yorumunda bulunuyor.

ŞİMDİ NE OLACAK

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Öğretim Üyesi Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu, referandum ile birlikte AKP’nin yargı üzerinde hakimiyet kurmak için Kemalist elit ve orduya yakin adli bir hiyerarşiden kurtulmaya çalışmak istediğine işaret ediyor. Bir sonraki hedef ise 2012’de cumhurbaşkanlığı seçimleri.

Siyasi İslam kökenli bu partinin sekiz yıllık iktidardan sonra, dini değerlere en fazla bağlı olan kolunu marjinalleştirerek sekülerleşme sürecini tamamladığına dikkat çeken Mediapart, “AKP kendisini ideolojik olarak muhafazakar, ekonomik olarak liberal, Batı’da ABD’deki Cumhuriyetçi partiye yakın tanımlıyor” diye ifade ediyor. Erdoğan’ın getirmek istediğinin Amerikan modeli olduğunu söyleyen Kabaoğlu da, “Referandumdan hemen sonra Erdoğan Türkiye’nin başkanlık rejimine geçme olasılığından bahsetti. Gelecek yıl genel seçimler olmasına ve AKP’nin 2007’den beri söz verdiği sivil anayasa halen de gündemde olmamasına rağmen neden bu kadar erken konuştu? Ordunun gerilemesine rağmen Türkiye halen güçlü bir otoritarizm, hiyerarşiye saygı geleneğini koruyor. Bu bağlamda Türkiye’de bir başkanlık rejimi Meksika’da yaşananlardan çok ABD ile benzeyecek” diyor.

ERDOĞAN’I 2011 DEĞİL, 2012 İLGİLENDİRİYOR
Mediapart, “Haziran 2011’deki genel seçimlerin ötesinde, 2012’deki seçimlerdir Türk Başbakanı’nı ilgilendiren. O tarihe kadar Türk Cumhurbaşkanı’nın rolünü güçlendirmek için yeni bir anayasa versiyonu önerebilir. Çok sayıda militanı ve geçen baharda Kürt partilerin yasaklanmasını zorlaştıran bir reform dolayısıyla, siyasi partileri feshetme koşullarını ağırlaştırılmasına karşı çıkan Kürt seçilmişleri entegre etme kabiliyetindeki bir parti olan AKP’nin o zaman yaklaşımı nasıl olacak?

Peki ısrarla yüzde 10 seçim barajını savunmaya devam eden ve böylece defakto olarak yeni muhalif partilerin çıkmasını yasaklayan bir partinin siyasi emellerine ilişkin ne düşünmek gerekiyor? “AKP’nin iktidara susamışlığı” diyen İbrahim Kabaoğlu, “İşte benim geleceğe ilişkin endişem budur” diye ekliyor.