13.3.11

Neler almalıyım yanıma?

“Neler almalıyım yanıma” diyorum durduk yerde. Hele akşamsa, kucağımda kedimle yorgun argın otururken bir kitabın karşısına, okuduğumdan kopuveriyorum. Kafamda hep o dize: “Neler almalıyım yanıma”. ‘Deprem kiti’ konusunun hayatımıza girmesiyle birlikte her birimizi kıskıvrak yakalayan, üstelik cevabı hiç de kolay olmayan bu soruyu etraflı bir hayat muhasebesine döndürmeye meyyalim açıkçası. Felakete gafil avlanmamak için San Franciscolular gibi, başucumuza hazırladığımız deprem çıkınını koyup sükûnet içinde yaşamayı sürdürmeliymişiz. Çıkının içine, el feneri, çekiç, transistörlü radyo, yiyecek-içecek yerleştirmek gerekiyor haliyle. Onsuz olmaz birkaç kalem dışında çıkınınıza neler koyacağınız, karanlık dünyaya yapacağınız gönülsüz yolculukta yanınıza almak, sarılmak istediğiniz şeylerin listesini çıkarmak zorundasınız öncelikle. Korumak, yitirmemek istediklerinizin. İşte Türkiyelinin karşısına yine zorlu bir karar iklimi çıktı. Bu depremde yitirdiklerimiz, onca can, onca emekle bile açıklanabilecekten fazlası. İnsan hayatlarından daha fazlası fay hattının gazabına uğradı çünkü. Dünyanın önce 45 saniyelik şiddetli bir ürpermeyle ayaklarımızın altından çekilivermesi, bizi bambaşka bir uzaya kilitledi. Daha sonra da her titreyişinde yüreğindeki çarpıntıyla bizi hakikati yeniden okumaya iten bir yurtsuzluk hissi veriyor. Evet, dünyaya tutunmanın yepyeni yollarını bulmalıyız. Bu yurtsuzluk hissinden, bu denetimsiz salınımdan yeni bir gelecek resmi çizmenin zamanıdır. Dünyamızın çatlağından yeni bir geleceğin ışığı sızmıyorsa binlerce can alan milli felaketlerden biri olarak yazılır bu deprem de tarihe. O tarihi yazan eller de bizimkiler olmayacaktır yazık ki. ‘Neler Almalıyım Yanıma’, ‘Şairin Seyir Defterinde’ Cansever’in çıkarmış olduğu çetelenin başlığıydı. “Şiir için: yılgı, sessizlik, yavaşlatılmış uyum/ Acı için: bir kandil, bir tütün kesesi, bir iskemle kırık---çocuklar kapı önlerinde otursunlar, oynasınlar ya da---/ Düş için: kendini denizde sanan o bunak kaptan---gerekli çok---/ Şarkı için: kalmadı usumda tek dize---ama---o dizelerin sesi var, ilk ağızdan çıktıkları günkü gibi, pespembe renkleriyle---/ Zaman için: yer değiştiren gölge---yeterli---/ Mevsimler için: portakal, böğürtlen, ayçiçeği/ Aşk için: unutkanlık ya da/ Dikkatle kullanılan ve değiştirilebilen birkaç anı/...” diye başlayan. Dünya her an silkinip bizi üstünden atabilir bilgisiyle yaşamanın eğitiminden geçeceğiz vesselam. Bizi doğanın huysuzluğu karşısında çaresiz bırakan şey, ne tanrıların laneti karşısındaki doğal güçsüzlüğümüz ne de yoksulluğun kırılganlığı. Toplum olarak seyir defterimizde bizi hangi sergüzeşte sürükleyeceğini tahayyül bile edemediğimiz gemi su alıyor. Bu işin kalafatı farklı olacak, bu kaçınılmaz. Bizi bir arada tuttuğunu sandığımız beraberlik sıvası çatladı. Temeli berkitmek kolay olmayacak elbet. Pekiyi, tanımadığımız bir dünyaya sürgün ediliverdiğimiz takdirde gerekirse sıfırdan başlamak için neler almalıyız yanımıza?
.............
Milliyetçilik, depremde ilk çatlayıp dökülen sıva oldu. Bizi ölüme karşı, yoksulluğa karşı, dünyaya karşı ayakta tutuğunu zannetmek zorunda bırakıldığımız, her sallantıda binbir tehditle altında toplanmaya güdüldüğümüz eşik altıydı Türk milliyetçiliği. Bu depremin şiddeti şimdiye dek bildiğimiz birçok şeyin yanlış olduğunu gösterdi. Milliyetçiliğin içinde bulunduğumuz yapının taşıyıcı duvarı olmadığını anladık acılarla. Türk milliyetçiliğinin köpek dişleri, son çırpınışlarıyla kaçımızı paramparça etti; gün gelir bu da hesaplanır. İktidarını ancak ölümün hükmüyle sürdürebilen o içe dönük alıcı kuş dili kulak tırmalayıcı çığlıklarıyla eşlik etmedi mi engel olunabilir ölümlere? Tarih, kendisini tekerrürden ibaret olmadığını söyleyerek şımartanların inadına bir kez daha milliyetçiliği toplu katliamla sınadı. Kendisine onca geniş bir taban edinmiş olan, neredeyse enternasyonalist bir ittifakla bütün Avrupa’ya yayılan faşizm nasıl 1944’te toplu katliamlar ayyuka çıktığında yenilmişse, bizim yükselen milliyetçiliğimizin de bu depremle darmadağın olduğuna ve en az bir kırk yıl daha belini doğrultamayacağına inanmak istiyorum. Dolayısıyla ‘âdetlerimizi, ananelerimizi, dinimizi bilmeyen yabancılar’ın yardımlarına kapıları kapatarak biz bize ölmemizi sağlamaya çalışan, ikbal dönemi besbelli pek kısa sürecek olan o çirkin budalanın sureti, ölümün portrelerinden biri olarak yerleşecek tarihimizin albümlerine. MHP’yi değiştiğine ikna etmek için kolları sıvamış ihtiyar statüko bekçileri, ceptegül devlet yardakçıları hâlâ kirli mırıltılarla dünyanın neresinde olursa olsun her devletin böyle bir deprem karşısında aciz kalacağını, devlete karşı insafsız olunmaması gerektiğini söylesin dursun. Hayata karşı devleti, insana karşı milliyeti savunan görüş göçük altında kalmıştır. Devletin artık eski yapısını koruyamayacağına, çanak çömlek patladığına, artık vatandaşın devletinin neye benzediğini açıkça kavrayıp korkusundan silkinip taleplerini yüksek sesle belirteceğine inanmak istiyorum. Türkün en büyük düşmanının kendi olduğunu kavradığına, dünyaya, en azından çevresine dikkatle baktığında hazzın ipuçlarını keşfedeceğine inanmak istiyorum. Yer sarsılıyor. Türkçe bilmeyen köpekler ıslak burunlarıyla can çekiştiğimiz yerde bizi duyuyor. Kimi durumlarda dünyanın serapa vicdan kesilebildiğine, devletlerin değil insanların bir anda dil, din, ırk, sınır düşünmeden yekvücut olabildiğine tanık olmak az şey mi? Sivil toplum kuruluşlarının çeşitli cimnastik faaliyetlerinin adı olmadığını da anladık. Ortak bir felaket halinde sivil dilin, hayatını imkânsız kılan egemen dile dönüp “Sen sus bakalım” diyerek inisiyatifi devralabildiğine tanık olmuyor muyuz? Yunan ve Türk halklarının dünyaya ilan ederek almış oldukları karara hangi güç karşı koyabilecek? Bildirişim ağını belki de ilk olarak lehimize kullanabildiğimizi görmek bize hiç mi katkıda bulunmayacak? Kimse deprem çıkınına bir bayrak, bir seccade, bir de paşa dedesinin fotoğrafını koymayacak. Acıyla onayladık; hayat başka yerde. Her şeyden önce dünyalı olduğumuzu kavradık; bu tekinsiz, bu olağanüstü güzel, rengârenk dünyada mutluluğun mümkün olduğunu, insan olmanın, hayatta kalmanın hazzını öğreneceğiz hep birlikte. Şenliklerle yeniden kuracağız bu fay hattı üstüne dünyamızı. Yüzyıl başında San Franciscolular depremde yerle bir olan, bütünü yanıp kül olan şehirlerini üç yıl içinde nasıl kurdularsa. Sevdiklerimizi korumaya, sakınıp saklamaya yönelik bir dille yeniden başlayacağız. Çatlakları, gedikleri onarmaya farklı sıva gerek. Göçük altında iki yaşındaki bebeğiyle 16 saat mahsur kalan Meral Hemşire’yi izlediniz mi? Kendi yaralarına aldırış etmeden bebeği korkmasın diye o karanlık göçükte onunla oyunlar oynayan, şarkılar söyleyen anneyi. “Ben oğlumu ikinci kez doğurdum” diyor hastanedeki yatağından doğru. Ev üstlerine çöktüğünde kucağındaki bebeğinin üstüne kapanmış. Onu hiç korkutmamış. “Önce her tarafını öperek kontrol ettim” diyor. Evet, şimdi hayatın her tarafını öperek kontrol etmenin vaktidir.
(19 Eylül 1999 Radikal İki)
Yıldırım Türker