Tekirdağ 1 No’lu F Tipi Cezaevi’nde ağırlaştırılmış müebbetliklerin sorunları için mahkûmların 6 Eylül 2010 günü başlattıkları direniş sürüyor. Oradan gelen mektuplardan cezaevi yönetiminin hiçbir çözüme yanaşmadığını, uzlaşmaya gönlünün olmadığını anlıyoruz.
Yasaları bile umursamayan yönetim, bakanlıktan kendilerine böyle bir uyarı gelmediği dışında bir açıklama da yapmıyor.
Mektuplardan birinde, “En basit ve en haklı talepler için dahi ‘Bunu kabul edersek yeni talepler gelir!’ diye düşünmektedirler. Bu nedenledir ki ‘insan’ olarak hak verdikleri, haklı buldukları ve diğer F tiplerinde uygulanan pek çok şey (Örneğin en basitiyle boncuk, elişi üretimi, çiçek, kırtasiye malzemeleri, giysiler, hediyelik eşyalar, plastik raflar vb. burada yasaktır!); çünkü mahpusun yaşamını kısmen kolaylaştıracak, insanca yaşayacağı koşullar mahpusun yeni taleplerine yol açar! O nedenle ne kadar sıkılırsa, ne kadar baskı uygulanırsa o kadar iyi yönetilecektir!” yazmış arkadaşlar.
Şebnem Korur Fincancı, cezaevlerindeki ağır hasta tutukluların durumuna dikkatimizi çekmek için uzun zamandır çırpınıyor. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı ve eski Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Fincancı, cezaevlerindeki ağırlaşan tecrit koşullarının ölüme davetiye çıkardığını söylüyor. Fincancı, hâlâ sürmekte olan işkence uygulamalarının cezasız geçiştirilmesine isyan ediyor: “Kamu görevlileri soruşturma izni verilmeyerek korunuyor. Yargı da bu kişiler için bir daha suç işlemeyeceği gerekçesiyle takipsizlik kararı veriyor. Cezasızlık olunca ister istemez işkence de sürüyor. Çünkü işkencenin yapılması gerektiği gibi bir algı yaratılıyor.”
Yani sıfır tolerans palavrasına rağmen değişen fazla bir şey yok. Vahşilere göre işkenceyi hak edenler var. Onlara işkence etmeyip de hoş mu tutacaklar? Kanser ve intihar vakalarındaki artış konusunda da söyledikleri aydınlatıcı: “Yalnızlaştırılmış kişiler, koruyucu mekanizmalar olmadan tümüyle o cezaevinin insafına terk ediliyor. Bu nedenle hastalıklar ve intiharlar arttı. İşkence sonucu ölüm olgularında da artış var. Tecrit sistemi, örneğin bağışıklık sistemi üzerine çok olumsuz etkiler yaratıyor. Tecride uğrayan bütün canlılarda organizmaya ait birtakım koruyucu mekanizmalar işlevsiz hale geliyor. Çünkü dışarıdan bir tehdit olmadığı yanılsaması içine girildiği için canlı organizma kendini korumaktan vazgeçiyor. Bağışıklık sistemi bir kendini koruma mekanizmasıdır, kendini koruma mekanizması devre dışı olunca da ister istemez kanser gibi, birtakım başka sağlık sorunları gibi ciddi hastalıkların ortaya çıkmasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Ayrıca ruhsal etkileri de var. Çünkü tecritte herhangi bir uyarılanın olmaması, uyaranın son derece sınırlı olması, az sayıda insanın sürekli birbirleriyle olması gibi durumlarda ruhsal problemler ortaya çıkıyor.”
Yine Adli Tıp düğümü
Fincancı’nın en can alıcı vurgusu, devletin Adli Tıp Kurumu’na yaklaşımı üstüne. Yasalar çerçevesinde üniversite hastanelerinden ve başka kurumlardan değerlendirmeler almak mümkün iken ille Adli Tıp Kurumu’na havale ediliyor bütün rapor işleri: “Adli Tıp Kurumu, Adalet Bakanlığı’na bağlı bir kuruluştur. En ciddi sorunlardan biri budur Türkiye için. Bu bir devlet kurumudur ve sonuçta devletin taraf olduğu bir süreçte devletin bir kurumunun bilirkişilik yapıyor olması tartışmaya açıktır. Yargının da bu devletçi bakış açısı nedeniyle Adli Tıp Kurumu’ndan görüş soruyor olması, kararları tartışmamıza neden oluyor. Kurumda uzmanlar ve bilirkişiler bilimsel kriterler ölçüsünde seçilmemektedir. Sorun burada zaten, yoksa o kişi-bu kişi önemli değil. Bir ismi hedef almak yerine, bu yapıyı değiştirmek gerekiyor. Eğer biz bilirkişilik hizmeti alacaksak bilimsel kriterler oluşturmalıyız.”
Yarın İHD İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu, ‘Tecrit İçinde Tecrit’ üstbaşlığıyla bir sempozyum düzenliyor. Tünel’deki İstanbul Barosu Kültür Merkezi’nde yapılacak sempozyum saat 10.00’dan 18.30’a kadar sürecek.
Basın bildirisini kısaltarak aktarıyorum:
“Türkiye, 19 Aralık 2000 sonrası cezaevi uygulamaları ile yeni bir döneme girmiş; F tipi uygulaması ile başlayan süreçte hak ihlalleri artmış; Ceza İnfaz Yasası, tüzük, genelge ve yönetmeliğe bağlı olarak geliştirilen tecrit ve tretman uygulamaları ile sürekli gündemde olmuş ve aradan geçen 11 yıla rağmen herhangi bir iyileşme sağlanamamıştır.
Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan mahpuslar, ‘F’nin içinde ikinci bir ‘F’ye kapatılırlar; zindan içinde zindan yaşarlar adeta... Örneğin, ağırlaştırılmış müebbet hapis mahkûmu mahpuslar, açık görüşte, diğer mahpuslardan farklı olarak, iki kişiyle, aynı anda görüşemez. Ziyarete anne ve babası gelmişse, önce biri alınmakta, diğeri dışarıda bekletilmektedir... Böylece mahpusun sadece kendisi değil, dışarıdaki yakınları da, sadece bedeni değil, yüreği de cezalandırılmış olmaktadır.
...Türkiye’de idam 1984 yılı sonrası uygulanmadı, 2002 yılında ise yasalardan kaldırıldı. Ölüm cezası uygulaması, ölünceye kadar devam edecek olan ‘müebbet ağır hapis cezası’na dönüştürüldü ve cezalarının infazının ‘ölünceye kadar’ devam etmesi kararlaştırıldı. Bu ağır ceza uygulamasıyla da yetinmeyen hükümet, 2005 yılında yasal değişiklikle birlikte tutukluların kazanmış olduğu hakları geri alarak ‘ağır müebbetlik hükümlülerin’ infaz koşullarını daha da ağırlaştırdı.
...2000 sonrası sistemli olarak uygulanan tecrit, cezaevlerinin sağlıksız koşulları, yeteri kadar besin alamamak, hastalıkları kronik hale getirmiştir... Hapishanelerde 98’i ağır, yüzlerce hasta mahpus bulunmaktadır. Hasta mahpuslarla ilgili sorunların başında, hayati tehlikesi olan hastalığa yakalanmış mahpusların hem tedavi edilmeyerek hem de serbest bırakılmayarak adeta ölüme terk edilmesi gelmektedir.
...Yukarıda bahsettiğimiz hapishanelerde uygulanan ağır tecrit koşullarının yanı sıra CİK’nin 16. ve 25. maddesine dair yaşanan ağır hak ihlalleri hususunda İnsan Hakları Derneği olarak taleplerimiz şöyledir;
1- Baskıcı ve işkence anlamına gelen hükümleriyle;
a) Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası hükümlüsünü tek kişilik hücrede tecrit altında tutan,
b) Sadece eşi, alt ve üst soyu, kardeşi ve vasisini görüşmeci olarak kabul eden,
c) Görüşme periyodunu 15 günle sınırlayan,
d) Mahkûma günde sadece 1 saat havalandırma hakkı sağlayan,
e) Ölümcül hastalık halinde dahi mahkûmun tahliyesine izin vermeyen,
f) Cezaevi içi görüşleri sadece kendi statüsünde olan mahpuslarla sınırlayan ve bunu dahi uygulamayan
Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’un 25. maddesi kaldırılmalı, hükümlüler arasında infaz rejimi açısından ayrımcılık yapılmamalıdır.
2- Hastalıkları nedeniyle hayatını kaybetme riski altında bulunan hükümlüler daha iyi tedavi koşulları için; yakın ölüm tehlikesi altında bulunanlar veda ve huzur hakkı kapsamında tahliye edilmelidir.
Cezaevlerinde yaşanan bu insanlık dışı koşullar bir türlü ülke gündemine girememekte, kamuoyunun dikkatini çekememekte, dolayısıyla en küçük bir iyileşme umudu yeşerememektedir. İletişimde, haber paylaşımında ve düşünce üretiminde önemli bir rol oynayan köşe yazarlarının, görsel medya mensuplarının ve diğer kamuoyu oluşturucularının konuyu ele almaları bu yönde bir duyarlılığın oluşturulmasına büyük bir katkıda bulunacaktır.
İHD İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu olarak 29 Mayıs 2011 tarihinde yapacağımız ‘Tecrit İçinde Tecrit’ konulu sempozyumla sorunu dikkatinize sunuyor, arzu ettiğiniz takdirde raporlarımızı ve bulgularımızı sizinle paylaşmaya hazır olduğumuzu özellikle belirtmek istiyoruz.
İHD İstanbul Şubesi Cezaevi Komisyonu”
Yıldırım Türker
