Domates
yazdık bayağı bir fırça yedik. En iyisi salça yazmak diye bu yazıda
2000 sonrası mizah anlayışımızdaki önemli bir kırılmayı yazmayı
düşündüm. Adım Leman ve Cem Yılmaz uzmanına çıkmışken, bana sorulan
‘peki ne değişti?’ sorularına da böylece cevap vermiş olacağım.
Kastettiğim Leman dergisi içinde yetişmiş 1980 ve küsur mizahçıların
Uykusuz ve Penguen dergilerinde billurlaşan yeni dilleri. En başta da
Umut Sarıkaya ve Ersin Karabulut gibi yeni dili oluşturan genç
çizerlerden bahsediyorum. Hatta gençler arasında Umut Sarıkaya Tipi
Umutsuzluk adlı yeni bir durum bile oluştu.
Türkiye’de 1974’den itibaren mizah deyince, sonra bir okula
dönüşecek Gırgır dergisi akla gelir. Gırgır 70’lerin krizli ve politik
ortamında sol-Kemalist tınılı başta dar gelirli memur ve işsiz üzerinden
küçük insanın özgüvenli bir sesi olmayı başarmıştı. Başta mahalle
imgesi olmak üzere hayatın zorlukları ve zamlarla boğuşan “küçük insan”
sarı sayfalarda üst sınıflara ve iktidara sarı sayfalarda da olsa kafa
tutmayı öğreniyordu. Dergi çok kısa sürede öğrenciden, berber ve taksi
şoförüne kadar tam anlamıyla bir halk ve vapur dergisi olmayı
başarmıştı. Avanak Avni’nin çocuksu ama bir o kadar da kurnaz dünyası
paranın iktidarına karşı direnmeye çalışıyordu. Ama gel gelelim masum
mahallenin masum veledi 1991 yılına geldiğinde, yeni döneme ayak
uyduramayacak, tuhaftır Gırgır adı Avni’ye dönüşerek tarihe
karışacaktır. Gırgır temiz ve sade çizgileriyle mahalleden ev içine
TV’nin de merkezde olduğu bir mizah yapıyordu. Zaten kirli ve grotesk
çizgi “tarama yapma” uyarısıyla Oğuz Aral’ın markasına da dönüşmüştü.
‘KILLANAN CADDE’NİN MİZAHI: LEMAN
1991 yılının en göze batan yönü İstiklal Caddesi’nin trafikten arındırılarak, bar, cafe ve kültür merkezi dolu bir yere dönüşmeye başlamasıdır. İşte Gırgır içinden çıkan yeni bir kuşak mahalleyi değil, dönüşen bu küresel kenti ve hayatı çizgilerine taşıyacaktı. Bu dönüşüm mizah okurunu halkın kendisinden çıkararak üniversite öğrencisi ve beyaz yakalı profesyonele dönüştürecektir. Fakat asıl kırılma alt-orta sınıf çocuklarının içinden çıktıkları sınıfı dalgaya almaları olmuştu. Birden babaların Sümerbank pijaması dalgaya alınır olmuştu, hizmetler sektörüne akan neşeli üniversitelilerin gözünde.
ÇİZGİLİ PİJAMAYA GÜLMEKTEN SEVMEYE
Leman ile birlikte çizgiler kirlenmeye başlamış, Gırgır dönemindeki saf ve hijyen çizgiler kalınlaşmıştı. Özellikle Ahmet Yılmaz’ın açtığı yoldan küçük esnaflığın parodileştirilmesine geçilmiş, önümüze Cem Yılmaz diye bir Türk mucizesi hediye edilmişti. Yani Gırgır’ın özgüvenli “bakan” yoksul kahramanı, hızla, alayla bir acımasızlığın “bakılan”ı olmuştu. Yani o zamanın genç bir kuşağı (yaklaşık 1967-1974 yaş dilimi arası) içinden geldiği alışkanlıkları, ayrıntıları, durumları bir tür “mırıldanma” ve “kıllanmaya” dönüştürmüşlerdi. Gerek Türklük ve Yurdum İnsanı, gerekse de daha sert bir dışlayıcılıkla malul Mağanda ve Zonta adlandırmaları hep alta bakmanın ve bundan “beyaz” bir imtiyaz çıkarmanın, kötü niyetli olmayan stratejisine dönüşecektir.
‘SANDIK İÇİ’Nİ AÇMAK
2000’lere gelindiğinde, özellikle de Bankacılık Krizi sonrası mizah anlayışımızda yeni kırılmaları hissetmeye de başladık. Öncelikle 1980 sonrası internetle hemhal bir kuşağın samimi diliyle karşılaşıyorduk. Bunlar bir önceki kuşağın abi ve ablaları gibi dönüşen şehrin acemisi değillerdi; ya da malı ilk bulanları. Uykusuz ve Penguen’de somutlaşan bu yeni anlayış, birbirine bağlanan uzun konuşma balonlarıyla yürüyor; hayatın içindeki tatlı boşunalığı alt sınıfları rencide etmeden ortaya döküyorlardı. Örneğin Ersin Karabulut, Sandık İçi adını taşıyan tek sayfalık çizgi öykülerinde, 1980’li yıllardaki geleneksel bir ailede geçen ergen hikâyelerini anlatıyordu. Yani “domestik-evcil” bir dönüş söz konusuydu. Daha önce iğreti ve dalgayla bahsedilen alt orta sınıf hayat tarzlarına büyük bir sıcaklıkla yaklaşılıyor, anne örgüsü kazak ve çizgili pijamayla barışılıyordu. Örneğin Uğur Gürsoy'un Fırat tipi bu barışmanın en iyi örneği olacaktı. Fırat tipi, yoksul bir mahalle veledi olarak, elinden düşürmediği salçalı ekmeğiyle, ya da kamyona dönüştürdüğü terliğiyle genç okurlara samimi anlar gösteriyordu. Salçalı ekmek Leman dergisinde olsa suşiyi imtiyazlandırarak dalga nesnesi olacakken, bu yeni anlayışta ev ve aile sıcaklığının masum imgesi oluvermişti. Yani daha önce dışlamanın nesnesi olan alışkanlıklar (habituslar) şimdi sıcak bir ilginin alanına girivermişlerdi. 1991 sonrasından bu yana devam eden mizah dergiciliğimizde önemli bir kırılmadır bu. Haa bu arada geçen yıl DİE’nin yaptığı çocuk isimleri istatistiğinde çocuklara en çok Yusuf ve Zeynep isimleri verilmişti. Ne bileyim aklıma geldi işte; siz anladınız!
1991 yılının en göze batan yönü İstiklal Caddesi’nin trafikten arındırılarak, bar, cafe ve kültür merkezi dolu bir yere dönüşmeye başlamasıdır. İşte Gırgır içinden çıkan yeni bir kuşak mahalleyi değil, dönüşen bu küresel kenti ve hayatı çizgilerine taşıyacaktı. Bu dönüşüm mizah okurunu halkın kendisinden çıkararak üniversite öğrencisi ve beyaz yakalı profesyonele dönüştürecektir. Fakat asıl kırılma alt-orta sınıf çocuklarının içinden çıktıkları sınıfı dalgaya almaları olmuştu. Birden babaların Sümerbank pijaması dalgaya alınır olmuştu, hizmetler sektörüne akan neşeli üniversitelilerin gözünde.
ÇİZGİLİ PİJAMAYA GÜLMEKTEN SEVMEYE
Leman ile birlikte çizgiler kirlenmeye başlamış, Gırgır dönemindeki saf ve hijyen çizgiler kalınlaşmıştı. Özellikle Ahmet Yılmaz’ın açtığı yoldan küçük esnaflığın parodileştirilmesine geçilmiş, önümüze Cem Yılmaz diye bir Türk mucizesi hediye edilmişti. Yani Gırgır’ın özgüvenli “bakan” yoksul kahramanı, hızla, alayla bir acımasızlığın “bakılan”ı olmuştu. Yani o zamanın genç bir kuşağı (yaklaşık 1967-1974 yaş dilimi arası) içinden geldiği alışkanlıkları, ayrıntıları, durumları bir tür “mırıldanma” ve “kıllanmaya” dönüştürmüşlerdi. Gerek Türklük ve Yurdum İnsanı, gerekse de daha sert bir dışlayıcılıkla malul Mağanda ve Zonta adlandırmaları hep alta bakmanın ve bundan “beyaz” bir imtiyaz çıkarmanın, kötü niyetli olmayan stratejisine dönüşecektir.
‘SANDIK İÇİ’Nİ AÇMAK
2000’lere gelindiğinde, özellikle de Bankacılık Krizi sonrası mizah anlayışımızda yeni kırılmaları hissetmeye de başladık. Öncelikle 1980 sonrası internetle hemhal bir kuşağın samimi diliyle karşılaşıyorduk. Bunlar bir önceki kuşağın abi ve ablaları gibi dönüşen şehrin acemisi değillerdi; ya da malı ilk bulanları. Uykusuz ve Penguen’de somutlaşan bu yeni anlayış, birbirine bağlanan uzun konuşma balonlarıyla yürüyor; hayatın içindeki tatlı boşunalığı alt sınıfları rencide etmeden ortaya döküyorlardı. Örneğin Ersin Karabulut, Sandık İçi adını taşıyan tek sayfalık çizgi öykülerinde, 1980’li yıllardaki geleneksel bir ailede geçen ergen hikâyelerini anlatıyordu. Yani “domestik-evcil” bir dönüş söz konusuydu. Daha önce iğreti ve dalgayla bahsedilen alt orta sınıf hayat tarzlarına büyük bir sıcaklıkla yaklaşılıyor, anne örgüsü kazak ve çizgili pijamayla barışılıyordu. Örneğin Uğur Gürsoy'un Fırat tipi bu barışmanın en iyi örneği olacaktı. Fırat tipi, yoksul bir mahalle veledi olarak, elinden düşürmediği salçalı ekmeğiyle, ya da kamyona dönüştürdüğü terliğiyle genç okurlara samimi anlar gösteriyordu. Salçalı ekmek Leman dergisinde olsa suşiyi imtiyazlandırarak dalga nesnesi olacakken, bu yeni anlayışta ev ve aile sıcaklığının masum imgesi oluvermişti. Yani daha önce dışlamanın nesnesi olan alışkanlıklar (habituslar) şimdi sıcak bir ilginin alanına girivermişlerdi. 1991 sonrasından bu yana devam eden mizah dergiciliğimizde önemli bir kırılmadır bu. Haa bu arada geçen yıl DİE’nin yaptığı çocuk isimleri istatistiğinde çocuklara en çok Yusuf ve Zeynep isimleri verilmişti. Ne bileyim aklıma geldi işte; siz anladınız!
Ali Şimşek