6.10.11

Zeynep Altıok’a Mektup


Sevgili Zeynep Altıok, güzel kızım
Arkadaş çocukları bizim çocuklarımızdan biraz fazla bir şeydir.. Gençliğimizi hatırlarız her şeyden önce. Kendi eksiklerimizi tamamlarız. Özendiğimiz ne varsa onlara yakıştırırız.
Ben arkadaşlarımın çocukları yanından da kendi çocuklarımdan da şanslıyım. Aslı Öngören’i gördükçe Vasıf’ı, seni gördükçe Metin’le Füsun’u anımsamamam olanaksız.
Hürriyet’teki bungun günlerime çıkıp gelen mektupları gibisin Metin’in. Ferahlatıcı.
Metin Altıok,  büyük şehrin gürültüsünden “hoyrat bir makasla” oyup çıkarılmış bir şairdi. O çıkıp gidince Ankara’nın yüzü burkulmuş. Ama  Bingöl’ün Genç ilçesinin yolları gibi bir iki görüntü vardı mektuplarında. Sonra yollardan seçilip alınan, boyanan çakıl taşları.
“Bir kuşakla övünmek gibi bir şey” onu hatırlamak.
Biz hep ateş böceğine gecenin gereksinmesi olduğunu söyledik. Ateşböcekleri çıkıp gitti ve katran gibi bir gecede…
İyi ki sesin yankılandı.
Sivas’ta öldürülenleri savunanlar arasında senin yerin başka gibiydi. Bir bilim insanı olarak konuşuyordun, Metin Altıok’un kızı olmaktan çok. Onun sesiyle “Ben şimdi biraz da/ Senin için görüyorum;/ Gökyüzünün parlak,/ Bakış seken mavisini”.
Babanın omzunu arar gibiydi başın. Füsun Akatlı’nın yenilmez direncinin sesiyle. Onların, annenle babanın, erken yokluğu muydu sesini keskinleştiren. Şairlerin durmadan gereksindiği aşk, bir acıya sürgün eder onları. Oysa çocuklar yalnızca babalarını isterler. Hele kız çocukları, babalarının sevgisini paylaşmaktan hoşlanmazlar.
Şimdi anlıyorum baban senin için öyle uzun direnmiş yakıldıktan sonra yok olmaya.
Babalarının adını katiliyle birlikte bir duvarda görmeye dayanamamak sana yakışıyordu olsa olsa. Bu yüzden işsiz bırakılman, seni üniversiteden uzaklaştıranların yüz karası. Ben bugün burada ‘aydın’ tanımını tartışmak istiyorum. Bizim kadar eğitimsiz bir toplumda aydın olmanın ayrı bir önemi olduğuna inandığım için... Bakın Metin Altıok ne diyor: “Sözcük anlamından yola çıkarsak ‘aydın’; aydınlanmış kendini bilgiyle donatmış kişi diye açıklanabilir. Ülkemizde aydın genellikle okumuş insan olarak bilinir ama okumuş olmak, kendini elinden geldiğince bilgi ile donatmak aydın olmak için yeterli midir acaba? Söz konusu bilgi donanımı hangi seviyede olursa olsun bu soruya verilecek cevap ‘Hayır!’ olmalıdır. Her ne kadar bilgili ve kültürlü olmak aydın olmanın gerek koşuluysa da yeter koşulu değildir. Türk aydını kimi muhaliflerin başına gelenden ürkmüş ve nemelazımcı bir konuma düşmüştür. Bu konuma düşenler bir dereceye kadar bağışlanabilirler. Ama uzlaşmacı aydınlar -bu nasıl aydın olmaktır bilinmez- her türlü değere musallat bir kültür zararlısına dönüşmüşlerdir.”
Sevgili Zeynep,
Yazındaki suçlayan edayı bir öğretim üyesine yakıştırman ürkütücü gelmiş olmalı. Bir tayyör gibi ciddi ve çağdaş çizgileri olan bir giysiyi andırıyor tavrın:
“Siz sayın devlet yöneticileri nasıl ki 18 yıl önce günler öncesinden planlanan kalkışmanın piyonu olan binlerce kişinin 35 insanı diri diri yakışını 8 saat boyunca eliniz kolunuz bağlı izlediniz, öyleyse bugün orada kayıplarının yasını tutan birkaç yüz kişinin otelin önünde toplanarak karanfil ve türkülerle acılarını paylaşmalarına ve o meşum günü hatırlatmalarına mani olamazsınız!
Siz ki cumhuriyet tarihinin en insafsız ayaklanmalarından birinin temelinde yatan bu Orta Çağ zihniyetine göz yumdunuz, siz ki bu katliamın ardından adil bir hukuk süreci işletmediniz, sadece kalabalıktan göstermelik olarak topladığınız sanıkları yargıya taşıdınız, elebaşlarının örgüt liderlerinin peşine düşmediniz, siz ki ‘sözde’ aranan firari sanıkların T. C. sınırları içinde evlenmesine, askerlik yapmasına, ehliyet almasına olanak sağladınız, siz ki bir insanlık suçunu zaman aşımı ile yüz yüze bırakacak alt yapıyı sağladınız, siz ki 18 yıldır eyleme geçen cehalet ile savaşmadınız, Sivas katliamının ardında kalan karanlıkları aydınlatmadınız! Öyleyse bugün bu insanların senede sadece bir gün -o da kendi başlarına geldiği için- toplanmalarını yasaklayamazsınız.
O günü tekrar yaşamak bile ne kadar ağırdır bilir misiniz?”
Ölüm insanlarımıza yakışmaz. Paylarına sere serpe yaşamak düşmediğinden. Belki kuruduğunda bile rengini koruyan devedikenleri gibi katılıp kalmalılar boşlukta.  Herkes kendi acısıyla boşluğu paylaşmalı.
Sözü sana bırakmak istiyorum: “Ben sözlerimi yine babamın bir yazısından alıntıladığım bir masalı anlatarak bağlamak istiyorum: Serçe kuşu yağmurlu bir günde, şimşekler çakıp gök olanca hızıyla gümbürderken, yere sırtüstü yatmış, havaya kaldırdığı incecik ayaklarıyla boşluğu dövermiş. Bu tuhaf durumu görenlerin ‘Neden böyle yapıyorsun?’ sorusuna ‘Bunca mahlukat var yeryüzünde, gök yıkılıp üstümüze düşerse hepsi telef olacaklar. Ben de göğü tutmak için kaldırdım ayaklarımı’ cevabını vermiş. Sonra içtenlikle ‘Kaldırdım kaldırmasına ama yine de korkudan yüreğimin kırk kantar yağı eriyor’ diye eklemiş. Çevresindekiler ‘Amma yaptın ha, sen kendin beş dirhem etmezsin. Bu kırk kantar yağ da neyin nesi!’ diyerek alaya almışlar serçeyi. Serçecik şöyle bir bakmış yüzlerine, ‘Siz bunu anlayamazsınız. Varın gidin işinize. Herkesin kendine göre kantarı, topuzu var’ demiş.” Metin Altıok’a göre aydın sorumluluğu ve etkinliği bir toplumun lokomotifidir. Eğer ‘Aydının gücü nedir?’ diye soracak olursanız; masaldaki serçe örneği aydın sorumluluğunun kendisinin, kendiliğinden bir güç olduğunu söylemek olasıdır. Yeter ki bir toplum oturduğu yerde ille de güç için fil beklemesin!”
Sesini  bir ‘herdemtaze’ gibi yakama iliştiriyorum. Onurlu bir genç kadını kadrosunda görmekten gönenecek üniversite yöneticileri olacağına inanarak.
Buncacık umudu kendime çok görmüyorum. Yanılmamak dileğiyle, sevgiyle güzel Zeynebim.
Sennur Seze*evrensel