Berkun
Oya'nın yazdığı ve klişe bir tabirle 'merakla beklenen' yeni oyunu
'Babamın Cesetleri' başladı. Berkun Oya ile buluştuk, şöyle şeyler
anlattı...
Başlıktaki
laf, Berkun Oya’nın oyun yazma sürecine dair bir muhabbetin parçası.
Önceden de anlatmışlığı var; her seferinde kendine “Bir sürü oyun
yazdın, hatırla nasıl yaptığını” dediğini… Başlıktaki de oyun
metinlerinin nasıl çıktığının özeti gibi esasında.
İki sezondur çok konuşulan ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’nın üstüne yeni Krek oyunu, yeni Berkun Oya metni geldi: ‘Babamın Cesetleri.’ Duygu yoğunluğu yüksek bir oyun. Bir hastane odasında; bir baba, iki oğul, bir gelin arasında geçen bir oyun. Baba ‘kahraman bir fotoğrafçı.’ Ömrü Filistin’de, Bosna’da, Ruanda’da geçmiş bir adam. Hikâyeye bir ‘baba-oğul’ draması olarak da bakabilirsiniz, tek mekânda geçen enfes bir aile çözümlemesi gibi de… Sahnede Defne Kayalar, Kaan Taşaner, Öner Erkan (Ki muhtemelen kendisini izlemeye doyamayacaksınız), Özge Özel, Şerif Erol ve Ulaş Tuna Astepe var.
‘Babamın Cesetleri’ni ilk gösteriminde gördüm, sonra Berkun Oya şunları anlattı bana:
‘Bayrak’ı yazarken Floransa’dasın, ‘Hak’ diye bir oyun yazmaya oturuyorsun, sonra bir cümle geliyor: ‘Oltalar suyun altında karıştı.’ ‘Bayrak’ çıkıyor ortaya. ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’yı yazarken ilk cümlenin ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’ cümlesi olduğunu söylemiştin. ‘Babamın Cesetleri’nin ilk cümlesi neydi, neredeydin?
Fransa’da, Grenoble’da bir festivale çağırmışlardı, acayip güzel bir havaydı. Sabah buluşuluyor, akşama kadar gibi bir durum vardı. “Biraz rahatsızım” diye kaçıyordum. Parkta otururken yeni bir oyun yazma fikri geliyordu ama hiç bir şey yoktu aklımda. “Şeytanın arkadaşıyım ve hayatta kalacağım” cümlesi gelmişti.
O cümlenin devamında bir baba-oğul hikâyesi çıkacağı hangi noktada geliyor?
Hiç gelmiyor aslında... Oyun yazarken hayatım kolaylaşsın diye bu dediğin şeyleri ben de soruyorum ama hiç öyle olamıyor. Olayların nereye bağlanacağını bilmiyorum. Hep şey diyorum, “Bir sürü oyun yazdın, hatırla nasıl yapılıyordu…” Cesaret vermeye çalışıyorum ama 1 dakikada falan gidiyor o, ne yaptığını hiç bilmeyen adamın ruh haline dönüyorum.
‘Babamın Cesetleri’nin ‘Bayrak’la akrabalığı olduğunu söylesem, ne dersin?
Tematik benzerlikler var diye öyle düşünmen normal herhalde ama aklımda öyle bir şey yoktu. Galiba o oyunu yazdığın dönemde dert ettiğin bir mesele oluyor. O bir şekilde bir karaktere dönüşüyor. Oyuncularla çalışırken çok asap bozucu bir yabancılaşmaya dönüşüyor; “Acaba ne demek istiyor burada?” gibi bir kafaya giriyorum…
İzlediğim dört oyununda metnin fokuslandığı bir mesele vardı. ‘Babamın Cesetleri’nde her şeyden çok fazla var; çok fazla duygu, çok fazla öykücük, çok fazla ilişki türü… Sana öyle geliyor mu?
Bana öyle çok gelmiyor galiba. Sen ilk oyunu izledin. İlk oyunların tuhaf bir enerjisi oluyor. Yapılan her şeyin altı katı bir enerji doğuyor. Belki de oyunu bir, iki hafta sonra seyretsen farklı bile düşünebilirsin. Kafamda onların hepsi tek bir şey. Kurgusal anlamdaki o hareketlilik de galiba gerekiyordu. Bazı şeyleri sadelikle kurgulamak gerekiyor, sanıyorum. Bazı şeyleri daha komplike kurgulamak gerekiyor, sanıyorum. Bazı şeyler çok basitçe söylendiğinde kıymetli olur. Bazen de uzun bir gece gerekir ve o uzun gece unutulmaz ve o uzun geceye ihtiyaç vardır. O uzun gece, ne bileyim sabaha karşı başlayan yağmurla, sabaha karşı duyulan bir ezan sesi, gecenin yarısında sokakta patlayan bir silah sesiyle bütündür. Sabaha karşı sevişirken bütün gecenin yorgunluğunun üstünde olması gerekir belki ya da çıkıp ekmek almaya giderken bütün o geceyi kafanda taşıman gerekir belki…
Oyundan çıkan epey insan ağladı…
Ağlıyorlar, gülüyorlar. Seyirciye yoğun bir şey sunarsan -yoğunluğu bir başarı anlamında değil bir özellik anlamında söylüyorum- insanlar üzerinde etkisi oluyor. İnsan oturup da insanlar ağlasın diye oyun yazmıyor. İnsanların ağlaması ya da ağlamaması değil, insanların oyunla kurdukları ilişki… Şimdi seninle konuşurken enteresan oldu çünkü Radikal yazısını yazıp geldim. Kafamda o yazı var, Melih Cevdet’ten bir alıntı yaptım. Onun çok iyi becerdiği bir şey. Özellikle oyunlarında, ‘Mikado’nun Çöpleri’nde... İletişimin gizemli katmanlarını gösteriyor. O gizemli katmanlarla ilgileniyorum. Annem izledi, kardeşime, “Biz nerede yanlış yaptık?” demiş…
Ben de prodüktörünüz Nisan’a (Ceren Göknel) “Berkun’un babası hayatta mı?” diye sormuştum. Seyirci arasında en çok dağılanlar da babasını kaybetmiş ya da babasıyla sorunlu olanlar oldu, olacaktır…
Bunun için babayı kaybetmeye gerek yok, çünkü herkes babasını kaybedecek. Kaybetmeyenlere de kötü bir haberimiz var, buradan… Babam bunun tam zıddı bir adam. Oyundaki adam, bir gün baba olursam belki benim olmak isteyeceğim bir adam.
Bu benim hissim ama sana yirmi kişi daha söylerse ne hissedersin merak ediyorum: Bu oyuna gelirken fark ettim ki aslında oyun izlemeye değil, Berkun Oya hikâyesi dinlemeye geliyorum…
Yirmi değil, kırk kişiden duymuşumdur…
Bu kötü bir şey midir?
Tabii ki insanların gelip sadece metni dinlemesini istemem. Basıp kapıdan da dağıtadabilirdik metinleri. Ama normal de… Onu en çok form doldururken ‘Mesleğin’ karşısında ne yazacağıma bakarken hissediyorum… “Sen ne yapıyorsun” dediğinde aklıma gelen, oraya ‘yazarlık’ yazmak oluyor. Kafamdaki öncelik, insanlar tarafından algılanan bir şey oluyor. Benliğin hareket eden katmanları diye, Proust’un söz ettiği şeyi çok önemsiyorum. O katmanlar arasında en önemli olan, karşı taraftan da algılanıyor herhalde. Royal Court’ta bunu hissetmiştim. Orası tam ‘new writing’ diye adlandırdıkları bir tiyatro türü. Yazar tiyatrosu ya da yeni yazılmış metin tiyatrosu, ister istemez yazılan şeyi ön plana çıkartıyor.
İnsanlarda bir ‘Berkun Oya oyunu’ bekleme hali var. ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’dan sonra çok insan sordu, bu seni etkiliyor mu?
Bu dediğini hep yaşadım. ‘Op’la Zo’nun Dramı’nı yapmıştık, “Acaba şimdi ne olacak?” gibi bir kafaya girilmişti. Gelip gelip bunu söylüyorlardı. Diyordum ki “Ya manyak mısınız? Yapıp duracağız işte…” George Carlin’nin bir lafı var, bayılıyorum: “Always do, whatever’s next.” ‘Bayrak’tan sonra da “Şimdi ne yazacak?” diye konuşuyorlardı. ‘Yangın Duası’nı yaptığımızda, “Şimdi ne olacak?” diyorlardı. Bunu normalleştiriyorsun ve baskı hissetmek salaklık oluyor. Hep olan bir şeyle ilgili niye baskı hissedesin?
Hâlâ var. Çarşamba gecesine kadar stres oluyor ama iyi geliyor. Çok tertipli biri değilim ama Radikal yazıları yazdıklarımı düzene sokuyor.
Portre de yazıyorsun, küçük öyküler de... “Ne yazacak şimdi bu adam tam olarak?” soruları geliyor bana.
Sormaları normal çünkü ben de bilmiyorum, haftaya ne yazacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Daha çok iki, üç arkadaş tatile gitmişiz gibi bir hisle yaşıyorum bunu. Ertesi gün alıp gazeteden okuyorum yazıyı. Saçma bir kafa yaşıyorum, sanki yazışım provaymış, cumaları yazının çıkması da oyunmuş gibi geliyor.
‘Son’ diye bir dizi yazdın, ‘başka bir dizi gelmeyecek mi’ diye soruldu...
‘Son’ ilk 100’e giremiyordu. İsveç’te bayıldılar diziye. Stockholm’den aradılar, biri dalga geçiyor sandım. “Dizinizi yapıyoruz, bir şeyler sormak istiyoruz” dedi. Orada 90 dakika yayımlamadıkları için, daha iyi olacak.. Orada Kerem’in (Çatay) büyük becerisi var. İsveç’te ilk defa bir Türk dizisi yayımlanacak galiba.
‘Revenge’in Türk versiyonu ‘İntikam’ı yapıyorsun şimdi de…
Zamanında kurduğum bir ekip var, onlar yazıyor. Senaryoyu yazıyorum diyemem ama işin içindeyim.
"BAHAR ÇUHADAR"Radikal
İki sezondur çok konuşulan ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’nın üstüne yeni Krek oyunu, yeni Berkun Oya metni geldi: ‘Babamın Cesetleri.’ Duygu yoğunluğu yüksek bir oyun. Bir hastane odasında; bir baba, iki oğul, bir gelin arasında geçen bir oyun. Baba ‘kahraman bir fotoğrafçı.’ Ömrü Filistin’de, Bosna’da, Ruanda’da geçmiş bir adam. Hikâyeye bir ‘baba-oğul’ draması olarak da bakabilirsiniz, tek mekânda geçen enfes bir aile çözümlemesi gibi de… Sahnede Defne Kayalar, Kaan Taşaner, Öner Erkan (Ki muhtemelen kendisini izlemeye doyamayacaksınız), Özge Özel, Şerif Erol ve Ulaş Tuna Astepe var.
‘Babamın Cesetleri’ni ilk gösteriminde gördüm, sonra Berkun Oya şunları anlattı bana:
‘Bayrak’ı yazarken Floransa’dasın, ‘Hak’ diye bir oyun yazmaya oturuyorsun, sonra bir cümle geliyor: ‘Oltalar suyun altında karıştı.’ ‘Bayrak’ çıkıyor ortaya. ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’yı yazarken ilk cümlenin ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’ cümlesi olduğunu söylemiştin. ‘Babamın Cesetleri’nin ilk cümlesi neydi, neredeydin?
Fransa’da, Grenoble’da bir festivale çağırmışlardı, acayip güzel bir havaydı. Sabah buluşuluyor, akşama kadar gibi bir durum vardı. “Biraz rahatsızım” diye kaçıyordum. Parkta otururken yeni bir oyun yazma fikri geliyordu ama hiç bir şey yoktu aklımda. “Şeytanın arkadaşıyım ve hayatta kalacağım” cümlesi gelmişti.
O cümlenin devamında bir baba-oğul hikâyesi çıkacağı hangi noktada geliyor?
Hiç gelmiyor aslında... Oyun yazarken hayatım kolaylaşsın diye bu dediğin şeyleri ben de soruyorum ama hiç öyle olamıyor. Olayların nereye bağlanacağını bilmiyorum. Hep şey diyorum, “Bir sürü oyun yazdın, hatırla nasıl yapılıyordu…” Cesaret vermeye çalışıyorum ama 1 dakikada falan gidiyor o, ne yaptığını hiç bilmeyen adamın ruh haline dönüyorum.
‘Babamın Cesetleri’nin ‘Bayrak’la akrabalığı olduğunu söylesem, ne dersin?
Tematik benzerlikler var diye öyle düşünmen normal herhalde ama aklımda öyle bir şey yoktu. Galiba o oyunu yazdığın dönemde dert ettiğin bir mesele oluyor. O bir şekilde bir karaktere dönüşüyor. Oyuncularla çalışırken çok asap bozucu bir yabancılaşmaya dönüşüyor; “Acaba ne demek istiyor burada?” gibi bir kafaya giriyorum…
İzlediğim dört oyununda metnin fokuslandığı bir mesele vardı. ‘Babamın Cesetleri’nde her şeyden çok fazla var; çok fazla duygu, çok fazla öykücük, çok fazla ilişki türü… Sana öyle geliyor mu?
Bana öyle çok gelmiyor galiba. Sen ilk oyunu izledin. İlk oyunların tuhaf bir enerjisi oluyor. Yapılan her şeyin altı katı bir enerji doğuyor. Belki de oyunu bir, iki hafta sonra seyretsen farklı bile düşünebilirsin. Kafamda onların hepsi tek bir şey. Kurgusal anlamdaki o hareketlilik de galiba gerekiyordu. Bazı şeyleri sadelikle kurgulamak gerekiyor, sanıyorum. Bazı şeyleri daha komplike kurgulamak gerekiyor, sanıyorum. Bazı şeyler çok basitçe söylendiğinde kıymetli olur. Bazen de uzun bir gece gerekir ve o uzun gece unutulmaz ve o uzun geceye ihtiyaç vardır. O uzun gece, ne bileyim sabaha karşı başlayan yağmurla, sabaha karşı duyulan bir ezan sesi, gecenin yarısında sokakta patlayan bir silah sesiyle bütündür. Sabaha karşı sevişirken bütün gecenin yorgunluğunun üstünde olması gerekir belki ya da çıkıp ekmek almaya giderken bütün o geceyi kafanda taşıman gerekir belki…
Oyundan çıkan epey insan ağladı…
Ağlıyorlar, gülüyorlar. Seyirciye yoğun bir şey sunarsan -yoğunluğu bir başarı anlamında değil bir özellik anlamında söylüyorum- insanlar üzerinde etkisi oluyor. İnsan oturup da insanlar ağlasın diye oyun yazmıyor. İnsanların ağlaması ya da ağlamaması değil, insanların oyunla kurdukları ilişki… Şimdi seninle konuşurken enteresan oldu çünkü Radikal yazısını yazıp geldim. Kafamda o yazı var, Melih Cevdet’ten bir alıntı yaptım. Onun çok iyi becerdiği bir şey. Özellikle oyunlarında, ‘Mikado’nun Çöpleri’nde... İletişimin gizemli katmanlarını gösteriyor. O gizemli katmanlarla ilgileniyorum. Annem izledi, kardeşime, “Biz nerede yanlış yaptık?” demiş…
Ben de prodüktörünüz Nisan’a (Ceren Göknel) “Berkun’un babası hayatta mı?” diye sormuştum. Seyirci arasında en çok dağılanlar da babasını kaybetmiş ya da babasıyla sorunlu olanlar oldu, olacaktır…
Bunun için babayı kaybetmeye gerek yok, çünkü herkes babasını kaybedecek. Kaybetmeyenlere de kötü bir haberimiz var, buradan… Babam bunun tam zıddı bir adam. Oyundaki adam, bir gün baba olursam belki benim olmak isteyeceğim bir adam.
Bu benim hissim ama sana yirmi kişi daha söylerse ne hissedersin merak ediyorum: Bu oyuna gelirken fark ettim ki aslında oyun izlemeye değil, Berkun Oya hikâyesi dinlemeye geliyorum…
Yirmi değil, kırk kişiden duymuşumdur…
Bu kötü bir şey midir?
Tabii ki insanların gelip sadece metni dinlemesini istemem. Basıp kapıdan da dağıtadabilirdik metinleri. Ama normal de… Onu en çok form doldururken ‘Mesleğin’ karşısında ne yazacağıma bakarken hissediyorum… “Sen ne yapıyorsun” dediğinde aklıma gelen, oraya ‘yazarlık’ yazmak oluyor. Kafamdaki öncelik, insanlar tarafından algılanan bir şey oluyor. Benliğin hareket eden katmanları diye, Proust’un söz ettiği şeyi çok önemsiyorum. O katmanlar arasında en önemli olan, karşı taraftan da algılanıyor herhalde. Royal Court’ta bunu hissetmiştim. Orası tam ‘new writing’ diye adlandırdıkları bir tiyatro türü. Yazar tiyatrosu ya da yeni yazılmış metin tiyatrosu, ister istemez yazılan şeyi ön plana çıkartıyor.
İnsanlarda bir ‘Berkun Oya oyunu’ bekleme hali var. ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’dan sonra çok insan sordu, bu seni etkiliyor mu?
Bu dediğini hep yaşadım. ‘Op’la Zo’nun Dramı’nı yapmıştık, “Acaba şimdi ne olacak?” gibi bir kafaya girilmişti. Gelip gelip bunu söylüyorlardı. Diyordum ki “Ya manyak mısınız? Yapıp duracağız işte…” George Carlin’nin bir lafı var, bayılıyorum: “Always do, whatever’s next.” ‘Bayrak’tan sonra da “Şimdi ne yazacak?” diye konuşuyorlardı. ‘Yangın Duası’nı yaptığımızda, “Şimdi ne olacak?” diyorlardı. Bunu normalleştiriyorsun ve baskı hissetmek salaklık oluyor. Hep olan bir şeyle ilgili niye baskı hissedesin?
‘Yazışım prova, cuma yazısı oyunmuş gibi…’
Bir aydır Radikal’de yazıyorsun. Seninle bunu ilk konuşmamızda, düzenli yazma hadisesinin kendi açından sıkıntılı olduğunu söylemiştin. Nedir durumun şimdi?Hâlâ var. Çarşamba gecesine kadar stres oluyor ama iyi geliyor. Çok tertipli biri değilim ama Radikal yazıları yazdıklarımı düzene sokuyor.
Portre de yazıyorsun, küçük öyküler de... “Ne yazacak şimdi bu adam tam olarak?” soruları geliyor bana.
Sormaları normal çünkü ben de bilmiyorum, haftaya ne yazacağım hakkında hiçbir fikrim yok. Daha çok iki, üç arkadaş tatile gitmişiz gibi bir hisle yaşıyorum bunu. Ertesi gün alıp gazeteden okuyorum yazıyı. Saçma bir kafa yaşıyorum, sanki yazışım provaymış, cumaları yazının çıkması da oyunmuş gibi geliyor.
‘700 kişiyle oyun okumak imkânsız’
‘Babamın Cesetleri’nin audition’ına 700 kişi gelmiş…
“700 kişi gelmiş” kafasında yaşamadık onu. İnsanlar “Yeni oyun, audition olacak mı?” diye arıyordu. “Olduğunda açıklanacak” deniyor. Daha önce tiyatro yapmış olmayı, oyunculuk okulundan mezun olmayı hiç önemsemiyorum. Audition’ı açıkladık ama 700 kişinin başvuracağını tahmin edemedik. Elimiz ayağımız dolandı. O 700 kişiyle de görüşmenin en doğrusu olacağını düşündüm. Ama 700 kişiyle oyun okumak mümkün değil. Herkese ve kendimize bir tanışma şansı yaratalım dedik ve iki, üç dakika da olsa herkesle tanıştık. Oyundaki üç kişi audition’dan.‘Son’ diye bir dizi yazdın, ‘başka bir dizi gelmeyecek mi’ diye soruldu...
‘Son’ ilk 100’e giremiyordu. İsveç’te bayıldılar diziye. Stockholm’den aradılar, biri dalga geçiyor sandım. “Dizinizi yapıyoruz, bir şeyler sormak istiyoruz” dedi. Orada 90 dakika yayımlamadıkları için, daha iyi olacak.. Orada Kerem’in (Çatay) büyük becerisi var. İsveç’te ilk defa bir Türk dizisi yayımlanacak galiba.
‘Revenge’in Türk versiyonu ‘İntikam’ı yapıyorsun şimdi de…
Zamanında kurduğum bir ekip var, onlar yazıyor. Senaryoyu yazıyorum diyemem ama işin içindeyim.
"BAHAR ÇUHADAR"Radikal